3 Eylül 2011 Cumartesi

GEZİLESİ YERLER


Yaz gelip de tatil moduna girmemek olur mu? Gerek internet de gezindiğim sayfalarda, gerekse aldığım gezi dergilerinde gidilesi, görülesi yerlerin listesi kabardıkça, maddi olarak bununla başa çıkmak için ya merkez bankasını soymak gerektiği ya da çok zengin bir amcanın vefatı ile bir mirasa konmak gerektiğinin ne kadar elzem olduğunu fark ediyorum. Yine de şimdiye kadar gezip görebildiğim ülkelerin anıları ruhumu idare etti. Fakat gelecek sene illa ki bununla yetinmeyip bir yerlere kaçmak gerek. Ya da noele yakın Londra’yı yaşamak gerek. Işıl ışıl.

Seyahat listemi yapmaya yeni başladım. Ne de olsa hayal kurmak bedava.

Alaçatı

Gidenlerin Türkiye’deki Fransız sahil kasabası olarak nitelendirdiği Alaçatı Çeşme’de. Arnavut kaldırımlı taş sokaklarını, yel değirmenlerini, iki katlı taş evlerini merak ediyorum. Kumru yemeyi, sakız muhallebesini tatmayı istiyorum. Dar sokaklarında sıra sıra inci gibi dizilmiş cafe ve barlarında, Ege akşamlarının tadını çıkarmak istiyorum.

Meraklısı için : alacati-rehberi.com

Bozcaada

M.Ö ikibin yıllarına dayanan geçmişi ile, Truva savaşında en önemli limanlardan birine ev sahipliği yapmış olan Bozcaada’nın festivalleri, rüzgar gülleri, Çanakkale’den adaya gelirken sizi karşılayan heybetli kalesi, Rum ve Türk mahalleleri, Göztepe’nin (Adanın en yüksek tepesi) nefes kesen manzarası, gelincik şurubu, deniz ürünleri kulağa oldukça cazip geliyor. Şarap fabrikaları, Ayazma Manastırı ve daha neler neler. Gitmek lazım.

Meraklısı için : www.bozcaadarehberi.com

Monaco

Ceneviz kolonisi olarak kurulmuş olan Monaco, Vatikan’dan sonra ikinci en küçük devlet. Benim için cazipliği ise, çocukluğumun prensesi Grace Kelly’nin vatanı olması. Siyah beyaz filmlerinde izlediğim kadının, Hollywood’dan Monaco’ya, kraliyet ailesine uzanan hayatı bir trajedi ile sonlanmış olsa da, onun nefes aldığı, yürüdüğü caddelerde yürümek istiyorum. II.Dünya savaşı sırasında bir çok Monaco vatandaşının yahudi toplama kamplarına gönderilmesinin anısına açılmış olan müzeleri görmek istiyorum. Monaco, meraklıları için Avrupa’nın Las Vegas’ı olsa da, tarihi sınırlarından çok daha büyük olan bir ülke.

Meraklısı için : www.visitmonaco.com

Liste uzayıp gider. Şimdilik bu kadar diyelim. Yine kaldığımız yerden devam edeceğiz. İyi pazarlar.

BAŞUCU NOTLARI

Beni tanıyanlar bilir. Okuduğum kitabı eğer beğendiysem mutlaka o kitabı dostlarla paylaşır onlara da tavsiye ederim. Aynı heyecana, mutluluğa ya da aynı derse ortak olmaları için. Hele bir de kitabı en az benim kadar beğendilerse değmeyin keyfime. Son yıllarda, okuduklarımdan aldığım notlardan oluşan defterlerin sayısı iyice artmaya başladı. Bu notları yeniden okuduğumda, son derece bilge birinin hayat dersine katılmış gibi hissederim kendimi. Bu derslerin yararını mutlaka görmüşümdür. Başucu notlarının ilki olan bu yazımda sizinle bazılarını paylaşmaya başlıyorum. Zaman zaman ‘Başucu notları’ na kaldığımız yerden devam edeceğiz.

PAULO COELHO – SİMYACI

Bir şeyi gerçekten istersen, onu gerçekleştirmen için bütün evren işbirliği yapar.

Bir şeye karar vermek başlangıçtan başka bir şey değildir. İnsan bir şeye karar verdiği zaman, karar verdiği sırada hiç öngörmediği, düşünde bile aklına gelmeyen bir yöne doğru, şiddetli bir akıntıya kapılıp gidiyordu.

Yüreğini dinlemek zorundasın; çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın. Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır, göğsündedir; hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece, kendisinden beklemediğin bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana.

JOHN STEINBECK – FARELER VE İNSANLAR

Burada birinin geceleyin oturup kitap okuduğunu veya düşündüğünü göz önüne getir. Bazen arpacı kumrusu gibi düşünür; ama düşündüğü doğru mudur, değil mi, söyleyecek bir can bulunmaz yanında. Bir şey görecek olsa, gerçek mi, değil mi, bilemez. Yanında oturan birine dönüp sen de görüyor musun bunu, diye soramaz. Hiçbir şeyden emin olamaz. Bir ölçü yoktur elinde. Burada neler gördüm ben. Sarhoş da değildim. Uykuda mıydım, bilmiyorum. Yanımda biri olsaydı, rüyanda görmüşsün sen onu, derdi, ben de artık düşünmezdim. Ama şimdi bilemiyorum.

OSCAR WILDE - DORIAN GRAY’IN PORTRESI


İnsanoğlu bedeniyle ya da kafasıyla başkalarından ayrıldı mı, uğursuzluk peşini bırakmaz.

Sıradan kadınlar insanın düş gücünü hiç etkilemez. Yaşadıkları zaman sınırları içinde kalırlar. Hiçbir ışık başka biçime sokmaz onları. Şapkaları gibi kafalarının içini de görürsün. Nerede istersen bulursun onları. Gizemden, anlaşılmazlıktan yoksundurlar. Sabahleyin parkta atla gezerler, öğleden sonra da çay toplantılarında çene çalarlar. Gülümseyişleri modaya göre, davranışları modaya göredir. Tabak gibi ortadadırlar.

4 Ağustos 2011 Perşembe

DEMIR LADY


Demir Lady lakabı ile anılnan İngiliz siyasetçi, eski başbakan Margaret Thatcher’in biyografisini anlatan ‘IRON LADY’ isimli film, 2012 Ocak ayında gösterime girecek. Bu filmin benim için önemi ise Margaret Tharcher’e beyaz perdede can verecek olan kişinin Meryl Streep’in olması. Filmin fragmanını büyük bir heyecanla izlediğimde, makyaj yardımı da olsa, Merly Streep’in eski başbakana ne kadar benzediğini görmek beni çok şaşırttı. Daha evvel fark etmemiştim.

Hepimizin yıldızları vardır. Benimkilerin başında Meryl Streep geliyor. Büründüğü karakteri, yanıbaşımızda hissettiren, oyunculuk yeteneğini sıfatlandırmak için kelimelerin kifayetsiz kaldığı Meryl Streep.

Hayatıma girişi 1978 yılında Oscar kazandığı ve başrollerini Dustin Hoffman ile paylaştığı ‘Kramer Kramer’e karşı’ filmi ile olmuştur. O zaman çocuk aklımla filmdeki mesajı pek kavrayamamış olsam da, bu bakışlarında hüzün olan, sade ve duru güzellikten ne kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. Ardından ‘Sophie’nin seçimi’ filmi ile Oscar kazanan Meryl Streep, bir annenin yaşadığı dramı o denli başarı ile gözler önüne sermişti ki, filmdeki karakter Sophie’nin acısı, hala bir yara gibi yüreğimin derinliklerinde saklı durur. Akademi ödüllerine en çok aday gösterilen kadın oyuncu rekorunu elinde tutan Meryl Streep, 82. Akademi Ödülleri (Oscar töreni) gecesinde tıpkı Alec Baldwin’in söylediği gibi, her sene aday gösterildiği için aslında her sene Oscar ödülünü evine götürmüş gibi hissediyor olmalı. Yaşamı boyunca bir çok ödülü kucaklayan aktris, Altın Küre Ödülü’nü en çok kazanan aktris ünvanını da elinde tutuyor.

Mamma Mia müzikalinin, beyaz perde versiyonunda yer alması ile ilgili olarak kendisine ‘ Bu tür bir filmde Meryl Streep’in rol almış olmasının bir çok kişiyi çok şaşırttığını ve bu kararı nasıl aldığını soran muhabire şu cevabı veriyor ‘Ergenlik savaşları yaşadığım çocuklarımı hem utandırmak hem de şaşırtmak istedim’ derken kahkahalar atıyor. Mamma Mia oyununu, Londra’da sahnede izlerken, o muhteşem görselliğe rağmen gözlerim kalabalıkta hep onu aramıştı. İşte bu onun gücü.

Mamma Mia müzikalini sahnede ve beyaz perdede yönetmiş olan Phyllida Llloyd, Iron Lady filminde de yine yönetmen koltuğunda. Phyllida Llloyd gelmiş geçmiş en büyük gişe başarısı göstermiş olan bir İngiliz yapımı filmin yönetmeni olması ile ününe ün katmış durumda. Sözün kısası Meryl Streep filmlerini kaçırmayın derim. İlgilenenler için sanatçının web adresi www.simplystreep.com.

5 Temmuz 2011 Salı

KIRMIZI KARAVAN


Küçükken hayali bir karavanım vardı. Onu ya görmek istediğim ülkelere gitmek için, ya da kızılderililerden kaçmak için kullanırdım. Son derece konforluydu. Tıpkı küçük bir ev gibi. Yola çıkmadan önce yolculuk için uzun bir hazırlık yapardım. Küçük plastik bir yemek masası ( ne de olsa yemek yemek için mola verecektim) , plastik çay takımım, kızılderilerden ya da yabani hayvanlardan korunmak için plastik tabancam, annemin tüm söylenmelerine rağmen bulabildiğim her çeşit örtü ve battaniye. Örtü ve battaniyeler, kimi zaman çadır görevi görür, kimi zaman ise hava şartlarından dolayı karavanda mahsur kaldığım gecelerde beni ve yolcularımı ısıtma görevini üstlenirlerdi. Mutlaka bir fener. Gece kaybolmamız halinde, yolumuzu aydınlatacaktı. Karavanımla gittiğim ülkelerde yeni insanlar tanırdım. Onlardan yeni şeyler öğrenir, ben de onlara okula öğrendiğim şarkılarla, bir kaç İngilizce kelimeyi öğretirdim.

Sonra büyüdüm.

Karavanımın yerini aile arabamız aldı.

Korunma ihtiyacı duyacağım diyarlardan hep uzak durdum.

Çay takımımı, piknik seti ile değiştirdim.

Yolcularım ailem ve en iyi dostlarım oldu.

Sonra hayalini kurduğum diyarlara gitmeye başladık bir bir.

Çocukken ismi olmayıp, büyüdüğümde varolduklarını öğrendiğim ülkelere.

Hayallerim bir bir gerçeğe dönüşmeye başladı.

Uzun seyahatlerin birinde Alman bir çifte İngilizce yerine, bir kaç kelime Türkçe öğrettim. Onlar da bana Almanca.

Bir başka seyahatte, İspanyol bir aşçıdan Paella’nın nasıl pişirileceğini.

Bilmediğim tatlardan zevk almayı öğrendim.

Gezdikçe, gördükçe, yaşadığım yerin sınırları dahilinde değil, kendimin dünyaya ait olduğumu kavradım.

Bavulumda biriktirdiğim onca hatıra benimle her yere geldi.

Kendi beynimde sınırsız yaşadım.

Özgürleştim.

Yaşanmışlıklarımızın ortak paydalarda kesiştiği diğer insanlarla paylaşırken çoğaldım.

Birbirimizden farklı olmanın bizi ne kadar zengin kıldığını öğrendim.

Kimseyi ötekileştirmedim, bilakis herkesi gökkuşağımın renklerine kattım.

Ve şimdi geriye dönüp baktığımda, hayalperest olmanın ne kadar harika olduğunu bir kez daha anlıyorum.

İmkansızlıklar ülkesinin kapılarının zorlansa da açılabileceğini, aslında hepimizin derinliklerinde bir yerlerde, o kapıyı açacak cesaretin olduğunu biliyorum.

9 Haziran 2011 Perşembe

3 GUCLU KADIN


Gectiğimiz hafta hayatımdaki 3 kadından cok önemli dersler aldığımı düşünüyorum. Bu bazen bir tek cümlenin içine gizlenmiş bir hayat sırrı idi, bazense yaşanmışlıkların paylaşımındaki bir heyecan. Birazdan okuyacaklarınızı, kelimesi kelimesine söylememiş olsalar da, benim çıkardığım dersler bunlar.

Hatun kişilerden bir tanesi henüz 23 yaşında.... Cıvıl cıvıl. Yaşamın tüm heyecanları küçücük yüreğine hapsolmuş. Başarılı olmak adına çok çalışıyor. Genç yaşına rağmen, ayakları yere sağlam basan, ne istediğini bilen biri. Onunla geçirdiğimiz yarım saate bir önceki haftanın yaşanmışlıklarını sığdırdık. Bir ara bana şöyle dedi

‘ Biliyor musun , hayallerinden asla vazgeçmemeli insan. Bazen hayat çok acımasız oluyor ve gerçekten şansa ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Ama bu dönemlerde geçtiğim yolları hatırlayıp, aslında ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum. Galiba görebilmekte gizli bir takım şeyler. Yeni iş yerimde çok çalışıp başarılı olmak istiyorum. Başarılı olmak istiyorum çünkü hayatımdaki seçimlerim için verdiğim emeklerin boşa gitmemesi gerektiğine inanıyorum.’

Söylediklerinden ders aldığım diğer hatun ise 45 yaşında. Başarılı bir iş hayatı var, alımlı, bakımlı ve zeki. ‘İnsan durup da geriye baktığı zaman, yaşanmışlıklardan ötürü hayat ile ilgili öğrenecek bir şey kalmadı yanılgısına kapılıyor zaman zaman, oysa ne kadar yanlış düşünüyoruz. Sanırım önemli olan bakış açımızı iyileştirebilecek kişilerle karşılaşıp, öğrenmeye kaldığımız yerden devam etmekte. Ve tıpkı Paulo Coelho’nun kitabında söylediği gibi “ Hayat asla durmayan bir tren.” ’

29 yaşında bir hukukçu. ‘Ben bir bütün olarak yasamak isteyen bir kadınım, birileri giderken benim parçamı alıp yerine kendi parçasını bırakamaz çünkü bu bana acı verir... Ve biliyorum ki ben çok önemliyin ve değerliyim.’

Çerçevenin dışına taşıp onların hepsini aynı odaya koydum hayal dünyamda. Yaşanmışlıkları farklı, beklentileri farklı üç ayrı kadın. Ortak paydaları ise ne istediklerini biliyor olmaları. Hayatın anlamını çözmek için yaşanmışlıklarını sürekli analiz yapan kişiler. Sorguları sadece hayata karşı değil. Aynı zamanda kendilerine karşı. İki elleri ile yapımışlar hayatın yakasına. Acılardan kaçarak değil, onları yaşatıp tüketerek kurtulmuşlar. Yanıp kül olmuşlar, fakat küllerinden yeniden doğmuşlar. Tıpkı birer Anka Kuşu gibi.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

BLOG SAVASLARI


Savas bittiginden beri bloguma giremedim.
Giremedigim icin de yazamiyordum tabii ki.
Bugun tekrar deneyince iste buradayim.
Kaybolmak yok artik...

23 Mart 2011 Çarşamba




KİMLİK BUNALIMIMI KAYBETTİM. HÜKÜMSÜZDÜR!

Whitney Houston’un şu ünlü şarkısını bilirsiniz. “ I’m every woman” , hani şu her türlü kimliğe büründüğünü iddia ettiği şarkısı. ‘Ben her kadınım’ tabı Turkce’ye çevirdiğimizde sırıtıyor ama olsun. Whitney Bacı kendini bu konuda tek zannede dursun, biz sokaktaki kadınların gün içerisinde kaç tane kimliğe büründüğüne gelin beraber bakalım. Günün sonunda nasıl oluyor da, meydana gelen kimlik kargaşasından ötürü, bir bunalıma sürüklenmiyoruz inanılmaz bir olay.

1. Organizator kadın – Sabah kalk, çocukları okul için hazırla, eşini işe postala, arada yapabildiğin kadar ev işini tamamla, herkese hatırlatmalarını yap. ‘Harclığın var mı?’, ‘Cüzdanını aldın mı!’, ‘Bankaya uğrayıp, faturayı yatırmayı unutma’ gibi. Ama aksam sen eve geldıgınde süt almayı unut, ev ahalisi dudak büksün.
2. Anaç Kadın – Bebişin için elinden gelenin en iyisini yap. Örnek insan ol, iyi anne ol, iyi öğretmen ol.
3. Aşçı Kadın – Herkesin zevkine göre ayrı ayrı yemek pişir. ‘Yeter ki ailem mutlu olsun!’ “ Kızım üst kattan bana ütüyü getirir misin?” Cevap “ Uffff anneeee !”
4. Barbie Kadın – Her ne kadar biz kadınlar arada sırada “ Vallahi şekerim ben kendim için süslenip püsleniyorum” yalanını sallasak da, aslında çoğu zaman ya hayatımızdaki erkek için, ya da hayatımızda olmasını istediğimiz erkek için süslenip püsleniyoruz.

5. Rambo Kadın – Acıya dayanıklı ! Ağda, epilasyon, kaş alma ne olursa olsun asla gık demez.
6. Sırdaş kadın / Dedikoducu kadın – En yakın dostlarının sırlarını bilir. Sadakat derecesine göre, sırlar ya mezara gider, ya da 10 dakika geçmeden pazara Hemen tanıdığı herkese canlı yayın. Ama gerçek şu ki birazcık dedikoduyu kim sevmez ki.
7. Aşık Kadın – İki çeşittir. Kişiye aşık olanlar bunu hafif atlatırlar ama aşka aşık olanlar, işte onlar yandılar.
8. Çalışan Kadın – Hem çocuk yapar hem kariyer
9. Evlat Kadın – Anneye babaya ne kadar kızsa da , her ne kadar onlara artık büyüdüğünü ispat edemese de, bunun için savaşmaktan vazgeçmez. Ama evin prensesi olarak kalmayı için için de çok sever.

10. Hamarat Kadın – Ne kadar yorulsa da asla itiraf etmez, hastalıktan yataklara düşse de, etrafı tertiplemekten, temizlik yapmaktan asla ama asla vazgeçmez.
11. Eş kadın – Dinler, öğretir, kızar ama çok sever. Genelde öğrenme işini eşine bırakır.

12. Sevgili kadın – Çoğu zaman paranoyaktır. ‘Aramadı, gecikti, neden aramadı? Nerede kaldı? Benden bıktı. Benden bıktı mı?’ sorularıyla günü kendine zindan eder, sevgiliyi görünce çok azı isyan eder

Bu liste uzar gider. Bir de erkek bakış açısıyla özetleyecek olursak.

YAVAN ÜTOPYA
Bakımsız kadınların
Büyük yürekleri
Güzel kadınların
Derin gözleri olur

Dalarsın geceden içlerine
Kahkahaları ruhuna dantel olur

Ömrün ortasına gelsen de
Ulaşılır olmalarının yavanlığı
Dillere destan olur

Güzel kadın zor olur
Hele zekiyse
Bela olur
Yine de kadınsızlık bana
Ölüm olur

20 Mart 2011 Pazar

BAHAR BAŞINA VURSUN İNŞALLAH


Vursun ki aşk kıvılcımları yürekleri sarsın.
Vursun ki havaların ısınmasıyla şööööyyyllleeeee açılalım saçılalım.
Tek derdimiz yaza kadar kilo vermek olsun.
Gardropları da yenilemek lazım tabii. Ne de olsa kilolar gidecek!
Tatil planlarını masalara yayalım.
Okulların bir an önce kapanması için gün sayalım.
Yaz gelsin varsın! Biz kırkbeş derecede yayılalım.
Çiçeklerle, böceklerle baharı karşılayalım.
Sarı sarı papatyalar toplayalım sevgiliye.
Yol kenarında yalnız kalmasınlar diye.
Bahar geldi birinci cemre havaya, ikinci cemre toprağa , üçüncü cemre kafanıza düssün. Ya da herhangi biri farketmez.
Çıkaralım sakladığımız mavi boncukları sandıklardan.
Önümüze gelene dağıtalım.
İki günde bir aşık olalım.
Sonra acaba ‘Aşık mıyım?’ diye kendimizi ve çevremizdeki herkesi bayalım.
Başımızda kavak yelleri essin.
Yüreklerimize bahar dalları serilsin.
Her maceranın sonunda ‘Olsun! Zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım’ diyebilelim.
Aşk kadını olup, aşk adamlarını bulalım.
Aşk adamları olup, aşk kadınlarını bulalım.
Henüz yüzü olmayan, sesi olmayan aşıklarımız için hazırlanalım.
İkinci baharlar için yürekleri aralayalım.
Şair olup yazalım, şiir olup okunalım.
Sürsün zevk-i sefa.
Sorumsuzca, şımarıkca.
Boşverin! Nasıl olsa gelir aklımız başımıza.
Kışa daha çok var nasıl olsa.

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli

11 Mart 2011 Cuma

AYRILIK ÇANLARI ÇALINCA


Geçen hafta bir cafe’de oturmuş tembellik hakkımı kullanırken, yan masada oturan iki tane hanımın konuşmasına kulak misafiri oldum. Otuzlu yaşlarını süren bu iki hanımın bir tanesi sevgilisinden ayrıldığının haberini veriyordu arkadaşına. Arkadaşı, ayrılığın nasıl gerçekleştiğinin detaylarını iz süren bir dedektif gibi sorgularken, ben de dünyadaki en meraklı insanmışım gibi dinlemeye koyuldum. Ayrılan hanım mekan ve zaman detaylarını verdiktn sonra ekledi ‘ Arkadaş kalmak istediğimi söyledim o da kabul etti.’ Benim için zaten filmin koptuğu nokta bu oldu. Onlar konuşmaya devam ettiler ama ben kendi beynimin labirentleri arasına keskin bir u dönüşü yapıverdim.
Oldum olası ayrıldıktan sonra dost kalabilen eski aşıklara hayretle bakmışımdır. Gıpta ile değil. Garip gelmiştir. Yaşanmışlıkların üzerine süngeri çekip, çok farklı bir boyutta birbirlerini kabul edebilme olgunluğunu gösterebilmek nasıl bir duygudur acaba? Genellikle, ayrılığa geçerli bir açıklama getiremediğimizde, kullanılan bir numaralı bahane de ‘Arkadaş kalalım!’ dır.
Bu sözden sonra illa ki, bir kişinin kalbi kırılacaktır. Bir kalbi kıran ve bir kalbi kırılan. Kısacası elde var bir kırık kalp. Eğer bu söz kalp kırmamak için söyleniyorsa nasıl oluyor da birinin kalbi kırılıyor o zaman? Kim kimi kandırıyor? Bu sözü sarf ederek, vicdanını rahatlatarak arkadaşlığını karşı tarafa lütfeden kişi, ayrılmak istediği sevgiliye son bir jest mi yapıyor bunu söyleyerek? Ya da arkadaşsız kaldığı için, sevgili hanesindeki sayıyı azaltarak, arkadaş hanesine bir ekleme mi yapmak istiyor? Bu soruya mantıklı cevap verebilenlerin eski sevgilileri ile dost kalmayı başarabildiklerine inanıyorum. Merak ettiğim sevgili iken hissedilen duyguların, dost olunduğunda gerçekten buharlaşarak yok olup olmadığı. Yoksa acaba yüreklerin derinliklerine bunu gömerek, maske takıp sahtekarlığa mı bürünüyor insanlar? Hatıralar nasıl yüreği teğet geçiyor ? Beyin süzgeci nasıl oluyor da farklı bir boyutta var olmayı başarabiliyor? Zor olmalı.
Gönül yarasını sarmak için ne kadar bir süre geçer ki hemen arkadaş moduna geçilebilir ? Gerçekten bunu başarabilen insanlar varsa hayret ediyorum. Sevgili olarak hayatınıza katmak için bu denli çaba gösterdiğiniz kişiyi, ne diye arkadaş sınıfına sokmaya çaba gösterir ki insanlar? Arkadaş olmak bu kadar kolay mı? Sırrınızı, zayıflıklarınızı, sevinçlerinizi paylaşacağınız eski sevgiliden bozma bu yeni arkadaş ne kadar güvenilir olur ki?
Yürekten çıkarabildiğiniz, beynin kıvrımlarından atabildiğiniz kişi neden hayatınızda yer tutmaya devam etmeli ki? Bunun gerekli olduğuna inanmıyorum açıkçası.
Yaşanmışlıklar güzelce rafa kaldırılabilmeli bence. Hayatlarımızdan çıkardığımız sevgililer, güzel bir anı olarak sürdürebilmeli hayatlarını. Bunu başarabilmiş eski sevgililer zaten arkadaş olmak için hayatınızda yer almak için çırpınmayacak kadar olgun ve kendilerine saygı duyan insanlardır. Harici ise zaten hayatınıza dahil olmayı hak etmezler. O yüzden ayrılırken dahi eski sevgiliye saygı göstererek ayrılmayı bilelim. “Sen benim için çok değerlisin, seni tam olarak kaybetmek istemiyorum artık arkadaş kalalım.” şeklinde bitirdiğiniz ilişkiden inanın bana, size ne eski sevgili, ne yeni arkadaş çıkar benden söylemesi.

8 Mart 2011 Salı

7 Mart 2011 Pazartesi

RAHAT BIRAKALIM


Şu anda gündemimizde bir “ Muhteşem” kavgası ve sevdası aynı anda sürüp gidiyor.

Kimler yorum yapmadı ki.

Bakanlar, başkanlar, cezalandırıcılar...

“Ne cüretle yaparsın?” diyenler...

“Bravo geç bile kalınmıştı” diye alkışlayanlar...

Sansür fırsatını asla elinden kaçırmayanlar...

Kim ne derse desin, “ MUHTEŞEM YÜZYIL” öncelikle bir ilktir.

Tarihimizle barışık yaşamak adına bir ilktir.

Son derece köklü bir tarihe sahip olan bir millet olarak, bugün baktığınızda, Kurtuluş Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu, Atatürk hakkında meydana getirilmiş filmler, belgeseller, iki elin parmagı kadar neredeyse.

Tarihi kişiliklerimizi putlaştırmayı o kadar seviyoruz ki, onların insan olarak gerçekleştirmiş olduklarının ne kadar inanılmaz olduğunu görmeyi unutuyoruz.

Can Dündar’ın “Mustafa”, Zülfü Livaneli’nin “Veda” filmlerinden sonra ortalık kalktı oturdu. “Vay sen Atatürk’ü nasıl böyle gösterirsin?” diye. Şimdi de Muhteşem Yüzyıl ile uğraşıyorlar. Eleştri, bir sanat eserinin en büyük hediyesidir bu bir gerçek. Fakat onu görmezden gelmek, hatta daha da ileri gidip ortadan kaldırmaya çalışmak son derece çağ dışı bir yaklaşım. Eleştirenlerin bir çoğu şikayetçi olanların duygusal yaklaşımından prim yapmaya çalışanlar. ( Şikayetçi olanlar , 80 milyon da 70.000 kişi) Acı olan RTÜK’ün bunu gündem maddesi yapması.

Muhteşem Yüzyıl beğenilir beğenilmez.

Bu çok önemli değil.

Beğenmeyenlere saygı duyduğumuz kadar, beğenenlere de saygı duymak zorundayız.

Ben şahsım adına birilerinin ya da bir merciinin benim adıma ne seyredip ne seyretmeyeceğime karar vermesinden son derece rahatsızım.

Eleştirelim, araştıralım.

Somut bilgilerle gerekirse yerden yere vuralım.

Ama sanatın önünü kesmeyelim.

Onu baltalamayalım.

Biz eleştirdikçe daha güzeli için sebep doğacaktır.

Herkes en güzelini yapmaya çalışacaktır.

Meral Okay “Asmalı Konak” dizisinin senaristi iken yerlere göklere sığdırılamadı, şimdi son derece çirkin gereksiz eleştirilere maruz bırakıldı.

Son derece cesaret isteyen bir işe kalkışmış olmasına öncelikle şapka çıkarmamız gerekirken, kadını bir vatandaşlıktan çıkarmadığımız kaldı.

Tarihi bir eserin ekrana uyralanmasının, kariyerleri için ne denli riskli olduğunu bilen bu kişilerin danışmanlardan destek alması da bu yüzdendir.

Eleştiri oklarını , öldürmekten çok motive etmek yapıcı olmak adına fırlatalım.

Dizide bahsi geçen yanlışlar çıksın su yüzüne.

Çıksın ki çocuklarımız tarihimiz ile tanışma ve biz büyükler de onunla barışma şansını elde edelim.

6 Mart 2011 Pazar

ILK YARDIM


Bekle

Çaresizliğin avuçlarına damladığında

Suni teneffüs yapacağım sana

Gaz odalarından getirdiğim

Bir buselik dokunuşla



Parçalara ayıracağım bedenini



Yüreğini Sibirya'ya süreceğim

Karların hüküm sürdüğü krallıkta

Tek başına çarpsın diye



Ellerini Hindistan'a atacağım

Kast sisteminde

Dokunulmazlardan ol diye



Ayakların Afrika'ya

Çöle dönüşüp

Özgür ol diye



Gözlerini içime akıtacağım

Bendeki seni görüp

Kendi ölümünü intiharsız yaşa diye

VURUN KAHPEYE


Üniversitede ders veren bir kadın.
Çok zeki.
Felsefe, matematik, astronomi dallarında çok önemli çalışmaları var.
Zamanın sözü geçen kişileri arasında.
Politik olarak da faal.
Güzelliği dillere destan ama o bilime adamış kendini.
Bütün derdi beyninin kıvrımlarında dolaşan sorularına cevap bulabilmek.
İnandıklarından vazgeçmeyen biri.
Platon ve Aristoteles’in tanınmasına verdiği dersler sayesinde yardımcı olmuş bir kadın.
Aritmetik alanında 13 ciltlik eseri var.
Kimilerine göre doğumu 355 kimilerine göre ise 370 yılıdır.
İskenderiyeli Hypatia’dan bahsediyorum.
Antik bilimlerin ve Pagan felsefesinin sona erdiği ve Hristiyanlığın güçlendiği bir dönemde, Hypatia artık bir tehdittir.
Çünkü o bir kadındır.
Crillo’nun baş rahipliğe seçilmesi ile bu koşullar değişmeye başladı. Crillo yetkilerini genişletme çabasında amcasından bile ileri giden, acımasız, iktidar tutkunu biri olarak anlatılır. Mısırda ona karşı güçlü bir muhalefet oluşmuştur. Crillo’nun Theophilus’un ardılı olarak seçilmesi İskenderiye’de huzursuzluğa neden olmuş ve iki ruhban topluluğu arasındaki anlaşmazlıkları körüklemiştir. Kilisenin başı ile imparator iktidarının temsilcileri arasında birçok çekişme olmuştur. Hypatia’nın yeni güçlenmeye başlamış olan Hristiyanlık dininden uzak durması kendisi için hazırlanan oyunun rahatca oynanmasına fırsat tanımıstır. Kiliseye bağlı kışkırtıcılar, Hypatia’nın matematik ve gökbilim dallarında yaptığı araştırmalardan yola çıkarak, maksatlı cadı masalları yaratmışlardır.
Tarihte sık sık yaşandığı gibi cadılıkla suçlanarak Hristiyan dinine hizmet ettiğini sanan yobazlar tarafından (Başta iskenderiyeli papaz Crillo) acımacızca taşlanarak katledilmiştir. Etleri ve kemikleri sokaklarda sürüklenmiş yakılmıştır.
Onun ölümüyle ve Hıristiyanların iktidarı ele geçirmesiyle (onlar dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı) İskenderiye bilim, hoşgörü yönünden yüzyıllarca karanlığa gömülür. “Düşünce hakkını koru, çünkü yanlış düşünce bile hiç düşünmemekten iyidir”
Hypatia bu düşüncesini sonuna kadar savunmuş, ölürken bile ideallerinden ödün vermemiş.
Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo’ya ne olmuş derseniz? Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiş!
2009 yapımı AGORA filminde bu bilim kadının hayatı beyaz perdeye taşındı. Başrolde Oscar ödüllü Rachel Weisz, Hypatia’ya can verdi.

DÜNYA KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

TEŞHİSİNİZ NE?


Iki ay bekledikten sonra, daha fazla dayanamayıp oğullarını bir psikoloğa götürmeye karar vermişlerdi. Şu ana kadar yapılan fiziksel muayenelerde hiç bir bulguya rastlanmamıştı. Kilo kaybını tetikleyen stres faktörlerinin olabileceğini düşünen doktorlar, Murat’ın anne ve babası Ayla hanım ve Sinan beyi bir psikoloğa yönlendirmişlerdi. Onyedi yaşındaki oğulları bekleme odasında üfleye püfleye otururken, kendileri psikoloğun karşısında yerlerini almışlardı. Doktor sırası ile hem anneyi hem babayı dinlemeye karar verdi. ‘ Ben Murat ile görüştüm. Sizin de gözlemleriniz oğlunuzun durumu ile ilgili bize son derece faydalı olacaktır. Buyrun sizi dinliyorum.’ dedi. Orada bulunmaktan aslında hiç de hoşnut olmayan Sinan bey heyecanla konuşmaya başladı, ses tonundaki öfke hissedilebiliyordu. ‘ Okuldan gelir gelmez çantayı bir kenara fırlatıp, doğruca bahçeye çıkıyor. Çimenlerin üzerine uzanıp saatlerce gökyüzünü seyrediyor, arada bir gülümsediğine şahit oldum. Avazı çıktığı kadar şarkı söylüyor ama bizimle asla konuşmuyor. Arada bir güllerle bile konuştuğunu gördüm.!’ Psikolog başını sallayarak, önündeki kağıda notlar almaya devam etti. Eşinin susmasını fırsat bilen Ayla hanım hemen konuşmaya başladı. ‘ Eskiden onun idolü idim. Şimdi ise beni hiç beğenmiyor. Beni sürekli eleştiriyor. Saç rengimin tonunun yanlış olmasından, giydiklerimin bana yakışmamasından bahsedip duruyor. Kendimi sürekli başka biri ile kıyaslanır hissediyorum. Eski romantik filmleri izlemeye başladı. Sadece şiir okuyor ve arada bir de yazıyor. Eskiden gazete bile okumazdı. Okula gittiği zamanlar masasının üzerinde akşamdan yazdığı şiirleri buluyorum.’ Ayla hanım derin bir nefes aldı ve sustu. Doktor ‘Peki bütün bunlardan başka rahatsız olduğunuz neler var?’ diye sordu. Sinan bey hemen cevapladı. ‘Oğlumuzu tanıyamıyoruz. Artık sağlıklı bir baba oğul ilişkisi yaşayamaz olduk. Maçlara götüremiyorum. Televizyonda boks maçı hatta Van Damme filmlerini bile izlemez olduk. Görüntüsü ile ilgili de takıntılara sahip. Sürekli saçlarının modelini değiştirip, tüm harçlığını kıyafetlere harcar oldu.’ Ayla hanım hemen atıldı ‘Evet... evet alışverişe gittiğimizde, bijuterilere girip kalpli ve melek logolu kolyelerden alıp duruyor. Evde olduğu zamanlarda gece geç saatlerde, hava nasıl olursa olsun, balkona çıkıp gökyüzünü izlemeye devam ediyor. Gizli gizli içki içtiğinden de şüpheleniyorum. Hemen hemen her gece sokaklarda. Odasında sürekli mumlar yakıyor ve Frank Sinatra dinliyor. Hep ağlamaklı, bazense son derece neşeli.” Doktor Sinan beye bakarak ‘Oğlunuzun hayatında özel biri olabileceğini düşündünüz mü hiç?’ diye sordu. Sinan bey bir süre bekledikten sonra ‘ Olsaydı bunu bana söylerdi. Bir baba olarak görevlerimi yerine getirererk onu kızlar konusunda sürekli cesaretlendirdim.’ Ayla hanım paniğe kapılmıştı ‘Bu yaşta birine tutulmuş olabileceğini mi söylüyorsunuz?’ Kocasına dönerek kolunu tuttu ‘Sinan kim bu kız acaba, ay hırlı mıdır hırsız mıdır?’ Sinan bey karısını teskin etmeye çalışarak onun elini tuttu. ‘Ne diyorsunuz doktor hanım?’ Doktor gülümsedi ‘ Bence oğlunuz aşık olmuş’ dedi. Anne ve baba şaşkınlıkla önce birbirlerine sonra da doktora baktılar. İçin için bunu nasıl fark etmemiş olduklarından ötürü hayıflanmaya çoktan başlamışlardı bile. Oğullarının değişmesinden ötürü ona o kadar yabancılaşmışlardı ki, bunu fark edememişlerdi. Odadaki sessizlik oldukça uzamıştı. Doktor onlara bunun çok normal olduğunu, Murat’ın kişisel gelişimi ile ilgili çok önemli olan bu evrede onun kesinlikle yalnız bırakılmamasını tavsiye etmeye başlamıştı. Ayla hanım bir el hareketi ile doktoru susturdu.’ Doktor lütfen bana gerçeği söyleyin, bu ne zaman geçer?’ Doktor kısa bir şaşkınlık yaşadıktan sonra gülümseyerek ‘İnanın o konuda bir çok rivayet var.”

AKIL DEFTERIM


Unutulmaması gerekenleri not alır dururuz sürekli.
Aranacaklar, randevular, alışveriş listesi.
Sıra geldi bir AKIL DEFTERİ oluşturmaya.

‘Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi...
Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda, senin "soru"yu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride farkına bile varmadan günün birinde kendi cevabını yaşarken bulacaksın.’
Rainer Maria Rilke

‘Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip tek başına kal, daha iyi.’
Gandi

‘Gerçek bir arkadaş, iki gövdede yaşayan tek bir ruhtur.’
Aristo

‘Neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var, biliyor musunuz? Çok dinleyelim de az konuşalım diye.’
Diyojen

‘Yarın bambaska bir insane olacağım diyorsun, neden bugün başlamıyorsun?’
Epiktetos

‘Alışkanlıkların zinciri, önce hissedimeyecek kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur.!’
Benjamin Disraeli

İnsanlar başka insanların kusurlarını görme hususunda kartallara,
kendi hatalarını görme hususunda köstebeklere benzerler.
François de Sales

Aşk sorumluluk hissetmez
Yol açtığı dertleri düşünmez
Boyundan büyük işlere kalkar
İmkansız için yalvarmaz
Çünkü söz konusu kendisi olduğunda
Herşeyin meşru ve mümkün olduğuna inanır.
Thomas Matley

22 Ocak 2011 Cumartesi

UMUT


1912 yılında gerçekleşmiş olan Titanik faciası benim için hep ilgi odağı olmuştur.
Bununla ilgili kaç kitap okuduğumun, kaç film izlediğimin sayısını ben bile unuttum.
Filmi her izlediğimde sonun farklı olması için hep biçare bir umut taşır yüreğim.
Umut zaten öyledir.
Yüreğinizde bir kere yeşerdi mi, ara sıra sararsa da asla solmaz.
Sizi hiç yalnız bırakmaz.
O umuttur ki dönülmez akşamların ufkunda bizleri limanlara bağlar.
O umuttur ki bekleyişleri körükler, hatta bize gerektiğinde suç ortağı olur.
Sağlıklı bir insanın umutsuz yaşayabileceğinden pek emin değilim. “ Bu kounda umudum yok” darken bile aslında yüreğimizin derinliklerinde taşımaya devam ederiz onu. Bunu bilmemize rağmen dilimiz farklı söyler. Bazen onun ağırlığı altında eziliriz.
Biz onu öldürmeye çalıştıkça o aslında daha da kuvvetlenir.
Zaten bunu yapmayın.
Bırakın serpilsin büyüsün.
Sizi alacalı bulacalı hayallere taşısın.
O hayalleri gerçeğe dönüştürmek için size rehber olsun.
Hayal kırıklıklarına sebep olsa bile,
Unutmayın siz hayallerinizin peşinden koşmasaydınız, siz olmazdınız ki.

Ne demiş şair ;

Ümit
Gözbebeklerinden şahlanan kayışları
Gererek arkaya doğru apansız
bir tanımsızlık hissiyle

Bakışlarından ölümsüzlük dersi alan
tanrıların sofrasında nemli bir tuzluk
gibi tıkalıyken kalbim

Parmağımdan çıkaramadığım bir yüzüksün sen
Küçük İskender

Deli Saraylı dizisinin fragmanında Perran Kutman’ın dediği gibi “ Nefes alıyorsak hala umut var demektir.”

20 Ocak 2011 Perşembe

SUSA KALDIM



Zaten uzun zamandır birbirimizle yeteri kadar ilgilenemiyorduk.

Beni aradı.

Konuşmamız gerek dedi.

Gittim.

Aralık güneşinin sırtımı ısıttığı terasta, kahvelerimizi yudumlamaya başladık.

Klişe soruları geçtik.

“Nasılsın” falan filan.

Yüzü gergin, dudağında çarpık bir tebessüm.

Anlam veremedim.

Merak içinde bekledim.

Aklımdan tek geçen ne söylemeye çalıştığı idi.

Elimi tuttu.

Gözlerime baktı ve fısıldadı.

“Ben evleniyorum.”

Zaman durdu.

Elimi geri çekmek istedim yapamadım.

Ne hissettiğimi anlamak için soru sorn gözlerle yüzüme bakıyordu.

Konuşmaya çalıştım, yapamadım.

Sessizlik gittikçe uzadı.

Sustum.

Susa kaldım.


Sessizliği bozup, planlarından bahsetmeye başladı.

Duyuyor ama anlamıyordum.

Bakıyor ama görmüyordum.

Kulaklarımda bir şarkı çalınmaya başladı.

“Arkadaş”, Melike Demirağ.

Tam on sene.

İyi günde, götü günde.

Ameliyathane kapısının önünde..

Bir cenazenin akan gözyaşı selinde..

Kahkahalarla geçen sevgililer günü..

Yapılan seyahatler..

Çiçek pasajında söylenen nihaventler..

Şiir okuyup, şarap içilen geceler...

Hafızamda yer alan anılar arka arkaya sıraya diziliyordu.

Zayıflıklarımızı, hırçın yanlarımızı, hüzünlerimizi ilişkimiz boyunca nasıl eritip, olgunluğa eriştiğimizi hatırladım.

Birbirimizi hiç kırmadık.

Hiç kırılmadık.

“Bir şey söyle” dedi.

Gözlerine baktım.

“Bana ne olacak?” dedim.

Artık hayatının başrol oyuncularından değilim.

Sadece emektar bir figüran.

Artık dayanacağın omuz onunki.

Müjdelerini vereceğin ilk kişi o.

Ben artık yokum.

Ne mi söyleyeyim?

O hep gidecek sandım.

O kadar bencildim ki onu hep yok saydım.

Seni hep kendimin sandım.

Arabaya bindim.

Eve gelinceye kadar ağladım.

Bencilliğimi kabul edip biraz da utanç içinde.

Sevgimin beni nasıl kör ettiğini kabul edercesine.

Biraz hüzün, biraz neşe, biraz kederle



Eşim kapıyı açtı.

“Kaza mı yaptın? Ne oldu?”

Başımı olumsuzca iki yana salladım ve haykırdım.

“En iyi kız arkadaşım evleniyor” dedim.



Evet sevgili dostum,

Seni kaybedecek olmanın telaşına kapıldım.

Mutluluğunu gölgede bıraktım.

Sadece bayram, seyran, yılbaşında aranan biri olacağım düşüncesinin dehşetine kapıldım.

Sensizlik düşüncesi ile yıkıldım.

Ama atlatırım.



Kısacası arkadaşım ;

Bu yazı bana kapak, sana düğün hediyesi olsun.

17 Ocak 2011 Pazartesi

SANA HEP SADIK KALACAĞIM



Onunla 2002 yılında tanıstık.
Aramızdaki ilişki dokuz senedir devam ediyor.
Hem de ilk günkü samimiyet ve heyecandan hiç bir şey kaybetmedi.
Tekrardan bir araya gelebilmek için günleri saydığımı çok iyi bilirim.
O benim ruhuma, hayallerime rehber olurken ben ona hep sadık olmaya, hayran olmaya devam ettim.
Beni hiç yalnız bırakmadı.
Ankara’da bir parkta, İbiza’da kumsalda, Londra’da bir otel odasında.
Bana fikirlerini empoze etmeye çalışmadan, bimediğim dünyaları ayaklarıma sermesini seviyorum.
Benim için gece gündüz çalışıp, benim memnun etmeye çalışmasını seviyorum.
Aramızdaki ilişki Da Vinci şifresi ile kuvvetlendi.
Leonardo Da Vinci’ye yeniden hayat verdi.
Mona Lisa’nın gülüşünde, Isaac Newton’un bilime olan inancında bize örnek oldu.
Din adına yapılan sahtekarlıkları inceden inceye konu etti.
Hepimizi yeniden düşünmeye zorladı.
İhanet noktası bende hayal kırıklığı yaratsa da ona sırtımı dönmedim.
Kayıp sembol çıktığı zaman sayfaları arasında kayboldum.
Maceraya olan açlığıma, tarihe olan aşkıma, sanata olan hayranlığıma hep ilaç oldu.
Şu anda dünyanın en çok satan yazarlarından biri.
Milyonlarca insan kitabı satışa çıkmadan, kitabını alabilmek için günlerce önceden kuyruğa giriyor.
Kitaplarını çok çok uzun süren bir araştırma döneminden sonra kaleme alıyor.
Kimileri onu kıskanıp, şarlatanlıkla suçladı.
Kimileri onu dinden kovmakla tehdit etti.
O ise bütün bunlara sadece tek bir cevap verdi.
‘ Ben sadece roman yazıyorum.’
Dan Brown ile ilişkimizin çok uzun yıllar devam edeceğine eminim.
Eğer siz henüz tanışmadıysanız, hemen tanışmanızı öneririm.

Kitapları

Dijital Kale
Melekler ve Şeytanlar
Da Vinci Şifresi
İhanet Noktası
Kayıp Sembol

HANIMIN ÇİFTLİĞİ


Son beş yıldır, ekranlarda bir dizi trafiği hırla sürüp gidiyor. Bir çok kişiye iş olanağı sağlamasının yanı sıra, Hollywood ve Bollywood arası bir yerlerde bir sektör oluşmaya başladı. En çok tartışılan konu ise, kitapların dizi olarak ekrana uyarlanması.
Milyonlarca seyirciyi ekran başına toplayan Aşk-ı Memnu, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü bunlardan sadece birkaçı. Kitapları okuduktan sonra diziyi seyredenler arasında “Kitapla hiç alakası yok, hiç beğenmedim.” diyenler de var, ya da dizinin müptelası olana kadar kitabın kapağını açmamış olup, diziyi çok beğendikleri için koşa koşa gidip kitabı satın alanlar da var. Ben çok sadık bir dizi izleyicisi olmasam da, takip ettiklerimin arasında özellikle oyunculuk ve yönetmen açısından ayakta alkışladığım tek dizi rahmetli Orhan Kemal’in kitabından ekranlara taşınmış olan, “ Hanımın Çiftliği” oldu. Ya da anlamsız rating savaşlarından yenik çıkmış olan “Deli Saraylı”
Kitaba ne kadar sadık kalınması gerektiğinin cevabının çok kesin hatlara sahşp olduğunu sanmıyorum. Nasıl, bizler kitabı okurken aldığımız mesaj veya haz, kendi karakterimizle doğru orantılı ise, yönetmenin gözünden izlediğimiz dizilerin de aynı oranda renklilik, çeşitlilik ya da farklılık yaratmasının normal olduğunu düşünüyorum. Diziyi izlerken, senaryo aşamasından yazardan destek alınamadığını düşünürsek aslında ( çünkü ekranlarda izlediğimiz bir çok dizinin yazarı bugün aramızda değil.) senaristlerin ve yönetmenlerin bıçak sırtında yürüdüklerini ve bir anlamda kariyerlerini ortaya koyarak, bu işe kalkıştıklarını unutmamak gerek. Yazarın gözünden görebilmek, onun vermek istediği mesajı ortaya koymak istediklerini ekrana, onun kaleminden ekranlara yansıtabilmek kolay bir iş olmasa gerek.
Türkiye’de kitap okur sayısının binde bir olduğu günümüzde, bu dizilerin kitap satışlarında artışa sebep oldukları, okuma alışkanlığını körüklüyor olmasından ötürü mutluluk verici. Örneğin Kurtlar Vadisi dizisinde Ömer Lütfi Mete’nin “Allah’sız müslümanlık” kitabının gözüktüğü hafta, kitap onbin adet satmış.
Sadece bu sebepten ötürü, dizilerin ekrana uyarlanmasında fayda olduğuna inanıyorum. En azından hak ettikleri değerleri asla yeterince görememiş olan bu eserlerin, tozlu raflar arasından gün ışığına çıkmalarına sebep oluyor.

14 Ocak 2011 Cuma

Geri al - UNDO


Keşke bazı anları, bilgisayarımdaki undo (geri al) tuşunu kullanır gibi ortadan kaldırabilsem. Ya da bir gömleğin kırışıklığını giderdiğim gibi, ütümü elime alıp gün içinde alnımın kırışmasına sebep olacak her şeyi ütüleyip ortadan kaldırabilsem. Siyah beyaz puantiyeli bir şemsiye açıp, çevremden gelebilecek her türlü negatif düşünceden korunabilsem. Pembe pancurlu ev hayalleri kuranlara, farklı renklerdeki boya kartelalarından göndersem. Kocaman bir silgi olsam, hataların tamamını bir kerede silebilsem. Ya da kocaman bir elma olsam, tüm prensesleri zehirlesem. Yedi cücelerin tamamını kovabilsem. Uyandırmak için gelen prense "Gölge etme yeter" diyebilsem. Tüm kurbağaları prensese, tüm prensesleri kurbağaya çevirsem. Bu ahkam kesen tavrımı bir kenara atıp bir an önce yatağa gitsem.