Bla bla bla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bla bla bla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2011 Salı

KIRMIZI KARAVAN


Küçükken hayali bir karavanım vardı. Onu ya görmek istediğim ülkelere gitmek için, ya da kızılderililerden kaçmak için kullanırdım. Son derece konforluydu. Tıpkı küçük bir ev gibi. Yola çıkmadan önce yolculuk için uzun bir hazırlık yapardım. Küçük plastik bir yemek masası ( ne de olsa yemek yemek için mola verecektim) , plastik çay takımım, kızılderilerden ya da yabani hayvanlardan korunmak için plastik tabancam, annemin tüm söylenmelerine rağmen bulabildiğim her çeşit örtü ve battaniye. Örtü ve battaniyeler, kimi zaman çadır görevi görür, kimi zaman ise hava şartlarından dolayı karavanda mahsur kaldığım gecelerde beni ve yolcularımı ısıtma görevini üstlenirlerdi. Mutlaka bir fener. Gece kaybolmamız halinde, yolumuzu aydınlatacaktı. Karavanımla gittiğim ülkelerde yeni insanlar tanırdım. Onlardan yeni şeyler öğrenir, ben de onlara okula öğrendiğim şarkılarla, bir kaç İngilizce kelimeyi öğretirdim.

Sonra büyüdüm.

Karavanımın yerini aile arabamız aldı.

Korunma ihtiyacı duyacağım diyarlardan hep uzak durdum.

Çay takımımı, piknik seti ile değiştirdim.

Yolcularım ailem ve en iyi dostlarım oldu.

Sonra hayalini kurduğum diyarlara gitmeye başladık bir bir.

Çocukken ismi olmayıp, büyüdüğümde varolduklarını öğrendiğim ülkelere.

Hayallerim bir bir gerçeğe dönüşmeye başladı.

Uzun seyahatlerin birinde Alman bir çifte İngilizce yerine, bir kaç kelime Türkçe öğrettim. Onlar da bana Almanca.

Bir başka seyahatte, İspanyol bir aşçıdan Paella’nın nasıl pişirileceğini.

Bilmediğim tatlardan zevk almayı öğrendim.

Gezdikçe, gördükçe, yaşadığım yerin sınırları dahilinde değil, kendimin dünyaya ait olduğumu kavradım.

Bavulumda biriktirdiğim onca hatıra benimle her yere geldi.

Kendi beynimde sınırsız yaşadım.

Özgürleştim.

Yaşanmışlıklarımızın ortak paydalarda kesiştiği diğer insanlarla paylaşırken çoğaldım.

Birbirimizden farklı olmanın bizi ne kadar zengin kıldığını öğrendim.

Kimseyi ötekileştirmedim, bilakis herkesi gökkuşağımın renklerine kattım.

Ve şimdi geriye dönüp baktığımda, hayalperest olmanın ne kadar harika olduğunu bir kez daha anlıyorum.

İmkansızlıklar ülkesinin kapılarının zorlansa da açılabileceğini, aslında hepimizin derinliklerinde bir yerlerde, o kapıyı açacak cesaretin olduğunu biliyorum.

9 Haziran 2011 Perşembe

3 GUCLU KADIN


Gectiğimiz hafta hayatımdaki 3 kadından cok önemli dersler aldığımı düşünüyorum. Bu bazen bir tek cümlenin içine gizlenmiş bir hayat sırrı idi, bazense yaşanmışlıkların paylaşımındaki bir heyecan. Birazdan okuyacaklarınızı, kelimesi kelimesine söylememiş olsalar da, benim çıkardığım dersler bunlar.

Hatun kişilerden bir tanesi henüz 23 yaşında.... Cıvıl cıvıl. Yaşamın tüm heyecanları küçücük yüreğine hapsolmuş. Başarılı olmak adına çok çalışıyor. Genç yaşına rağmen, ayakları yere sağlam basan, ne istediğini bilen biri. Onunla geçirdiğimiz yarım saate bir önceki haftanın yaşanmışlıklarını sığdırdık. Bir ara bana şöyle dedi

Biliyor musun , hayallerinden asla vazgeçmemeli insan. Bazen hayat çok acımasız oluyor ve gerçekten şansa ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Ama bu dönemlerde geçtiğim yolları hatırlayıp, aslında ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum. Galiba görebilmekte gizli bir takım şeyler. Yeni iş yerimde çok çalışıp başarılı olmak istiyorum. Başarılı olmak istiyorum çünkü hayatımdaki seçimlerim için verdiğim emeklerin boşa gitmemesi gerektiğine inanıyorum.

Söylediklerinden ders aldığım diğer hatun ise 45 yaşında. Başarılı bir iş hayatı var, alımlı, bakımlı ve zeki. ‘İnsan durup da geriye baktığı zaman, yaşanmışlıklardan ötürü hayat ile ilgili öğrenecek bir şey kalmadı yanılgısına kapılıyor zaman zaman, oysa ne kadar yanlış düşünüyoruz. Sanırım önemli olan bakış açımızı iyileştirebilecek kişilerle karşılaşıp, öğrenmeye kaldığımız yerden devam etmekte. Ve tıpkı Paulo Coelho’nun kitabında söylediği gibi “ Hayat asla durmayan bir tren.”

29 yaşında bir hukukçu. ‘Ben bir bütün olarak yasamak isteyen bir kadınım, birileri giderken benim parçamı alıp yerine kendi parçasını bırakamaz çünkü bu bana acı verir... Ve biliyorum ki ben çok önemliyin ve değerliyim.’

Çerçevenin dışına taşıp onların hepsini aynı odaya koydum hayal dünyamda. Yaşanmışlıkları farklı, beklentileri farklı üç ayrı kadın. Ortak paydaları ise ne istediklerini biliyor olmaları. Hayatın anlamını çözmek için yaşanmışlıklarını sürekli analiz yapan kişiler. Sorguları sadece hayata karşı değil. Aynı zamanda kendilerine karşı. İki elleri ile yapımışlar hayatın yakasına. Acılardan kaçarak değil, onları yaşatıp tüketerek kurtulmuşlar. Yanıp kül olmuşlar, fakat küllerinden yeniden doğmuşlar. Tıpkı birer Anka Kuşu gibi.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

BLOG SAVASLARI


Savas bittiginden beri bloguma giremedim.
Giremedigim icin de yazamiyordum tabii ki.
Bugun tekrar deneyince iste buradayim.
Kaybolmak yok artik...

20 Mart 2011 Pazar

BAHAR BAŞINA VURSUN İNŞALLAH


Vursun ki aşk kıvılcımları yürekleri sarsın.
Vursun ki havaların ısınmasıyla şööööyyyllleeeee açılalım saçılalım.
Tek derdimiz yaza kadar kilo vermek olsun.
Gardropları da yenilemek lazım tabii. Ne de olsa kilolar gidecek!
Tatil planlarını masalara yayalım.
Okulların bir an önce kapanması için gün sayalım.
Yaz gelsin varsın! Biz kırkbeş derecede yayılalım.
Çiçeklerle, böceklerle baharı karşılayalım.
Sarı sarı papatyalar toplayalım sevgiliye.
Yol kenarında yalnız kalmasınlar diye.
Bahar geldi birinci cemre havaya, ikinci cemre toprağa , üçüncü cemre kafanıza düssün. Ya da herhangi biri farketmez.
Çıkaralım sakladığımız mavi boncukları sandıklardan.
Önümüze gelene dağıtalım.
İki günde bir aşık olalım.
Sonra acaba ‘Aşık mıyım?’ diye kendimizi ve çevremizdeki herkesi bayalım.
Başımızda kavak yelleri essin.
Yüreklerimize bahar dalları serilsin.
Her maceranın sonunda ‘Olsun! Zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım’ diyebilelim.
Aşk kadını olup, aşk adamlarını bulalım.
Aşk adamları olup, aşk kadınlarını bulalım.
Henüz yüzü olmayan, sesi olmayan aşıklarımız için hazırlanalım.
İkinci baharlar için yürekleri aralayalım.
Şair olup yazalım, şiir olup okunalım.
Sürsün zevk-i sefa.
Sorumsuzca, şımarıkca.
Boşverin! Nasıl olsa gelir aklımız başımıza.
Kışa daha çok var nasıl olsa.

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli

11 Mart 2011 Cuma

AYRILIK ÇANLARI ÇALINCA


Geçen hafta bir cafe’de oturmuş tembellik hakkımı kullanırken, yan masada oturan iki tane hanımın konuşmasına kulak misafiri oldum. Otuzlu yaşlarını süren bu iki hanımın bir tanesi sevgilisinden ayrıldığının haberini veriyordu arkadaşına. Arkadaşı, ayrılığın nasıl gerçekleştiğinin detaylarını iz süren bir dedektif gibi sorgularken, ben de dünyadaki en meraklı insanmışım gibi dinlemeye koyuldum. Ayrılan hanım mekan ve zaman detaylarını verdiktn sonra ekledi ‘ Arkadaş kalmak istediğimi söyledim o da kabul etti.’ Benim için zaten filmin koptuğu nokta bu oldu. Onlar konuşmaya devam ettiler ama ben kendi beynimin labirentleri arasına keskin bir u dönüşü yapıverdim.
Oldum olası ayrıldıktan sonra dost kalabilen eski aşıklara hayretle bakmışımdır. Gıpta ile değil. Garip gelmiştir. Yaşanmışlıkların üzerine süngeri çekip, çok farklı bir boyutta birbirlerini kabul edebilme olgunluğunu gösterebilmek nasıl bir duygudur acaba? Genellikle, ayrılığa geçerli bir açıklama getiremediğimizde, kullanılan bir numaralı bahane de ‘Arkadaş kalalım!’ dır.
Bu sözden sonra illa ki, bir kişinin kalbi kırılacaktır. Bir kalbi kıran ve bir kalbi kırılan. Kısacası elde var bir kırık kalp. Eğer bu söz kalp kırmamak için söyleniyorsa nasıl oluyor da birinin kalbi kırılıyor o zaman? Kim kimi kandırıyor? Bu sözü sarf ederek, vicdanını rahatlatarak arkadaşlığını karşı tarafa lütfeden kişi, ayrılmak istediği sevgiliye son bir jest mi yapıyor bunu söyleyerek? Ya da arkadaşsız kaldığı için, sevgili hanesindeki sayıyı azaltarak, arkadaş hanesine bir ekleme mi yapmak istiyor? Bu soruya mantıklı cevap verebilenlerin eski sevgilileri ile dost kalmayı başarabildiklerine inanıyorum. Merak ettiğim sevgili iken hissedilen duyguların, dost olunduğunda gerçekten buharlaşarak yok olup olmadığı. Yoksa acaba yüreklerin derinliklerine bunu gömerek, maske takıp sahtekarlığa mı bürünüyor insanlar? Hatıralar nasıl yüreği teğet geçiyor ? Beyin süzgeci nasıl oluyor da farklı bir boyutta var olmayı başarabiliyor? Zor olmalı.
Gönül yarasını sarmak için ne kadar bir süre geçer ki hemen arkadaş moduna geçilebilir ? Gerçekten bunu başarabilen insanlar varsa hayret ediyorum. Sevgili olarak hayatınıza katmak için bu denli çaba gösterdiğiniz kişiyi, ne diye arkadaş sınıfına sokmaya çaba gösterir ki insanlar? Arkadaş olmak bu kadar kolay mı? Sırrınızı, zayıflıklarınızı, sevinçlerinizi paylaşacağınız eski sevgiliden bozma bu yeni arkadaş ne kadar güvenilir olur ki?
Yürekten çıkarabildiğiniz, beynin kıvrımlarından atabildiğiniz kişi neden hayatınızda yer tutmaya devam etmeli ki? Bunun gerekli olduğuna inanmıyorum açıkçası.
Yaşanmışlıklar güzelce rafa kaldırılabilmeli bence. Hayatlarımızdan çıkardığımız sevgililer, güzel bir anı olarak sürdürebilmeli hayatlarını. Bunu başarabilmiş eski sevgililer zaten arkadaş olmak için hayatınızda yer almak için çırpınmayacak kadar olgun ve kendilerine saygı duyan insanlardır. Harici ise zaten hayatınıza dahil olmayı hak etmezler. O yüzden ayrılırken dahi eski sevgiliye saygı göstererek ayrılmayı bilelim. “Sen benim için çok değerlisin, seni tam olarak kaybetmek istemiyorum artık arkadaş kalalım.” şeklinde bitirdiğiniz ilişkiden inanın bana, size ne eski sevgili, ne yeni arkadaş çıkar benden söylemesi.

7 Mart 2011 Pazartesi

RAHAT BIRAKALIM


Şu anda gündemimizde bir “ Muhteşem” kavgası ve sevdası aynı anda sürüp gidiyor.

Kimler yorum yapmadı ki.

Bakanlar, başkanlar, cezalandırıcılar...

“Ne cüretle yaparsın?” diyenler...

“Bravo geç bile kalınmıştı” diye alkışlayanlar...

Sansür fırsatını asla elinden kaçırmayanlar...

Kim ne derse desin, “ MUHTEŞEM YÜZYIL” öncelikle bir ilktir.

Tarihimizle barışık yaşamak adına bir ilktir.

Son derece köklü bir tarihe sahip olan bir millet olarak, bugün baktığınızda, Kurtuluş Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu, Atatürk hakkında meydana getirilmiş filmler, belgeseller, iki elin parmagı kadar neredeyse.

Tarihi kişiliklerimizi putlaştırmayı o kadar seviyoruz ki, onların insan olarak gerçekleştirmiş olduklarının ne kadar inanılmaz olduğunu görmeyi unutuyoruz.

Can Dündar’ın “Mustafa”, Zülfü Livaneli’nin “Veda” filmlerinden sonra ortalık kalktı oturdu. “Vay sen Atatürk’ü nasıl böyle gösterirsin?” diye. Şimdi de Muhteşem Yüzyıl ile uğraşıyorlar. Eleştri, bir sanat eserinin en büyük hediyesidir bu bir gerçek. Fakat onu görmezden gelmek, hatta daha da ileri gidip ortadan kaldırmaya çalışmak son derece çağ dışı bir yaklaşım. Eleştirenlerin bir çoğu şikayetçi olanların duygusal yaklaşımından prim yapmaya çalışanlar. ( Şikayetçi olanlar , 80 milyon da 70.000 kişi) Acı olan RTÜK’ün bunu gündem maddesi yapması.

Muhteşem Yüzyıl beğenilir beğenilmez.

Bu çok önemli değil.

Beğenmeyenlere saygı duyduğumuz kadar, beğenenlere de saygı duymak zorundayız.

Ben şahsım adına birilerinin ya da bir merciinin benim adıma ne seyredip ne seyretmeyeceğime karar vermesinden son derece rahatsızım.

Eleştirelim, araştıralım.

Somut bilgilerle gerekirse yerden yere vuralım.

Ama sanatın önünü kesmeyelim.

Onu baltalamayalım.

Biz eleştirdikçe daha güzeli için sebep doğacaktır.

Herkes en güzelini yapmaya çalışacaktır.

Meral Okay “Asmalı Konak” dizisinin senaristi iken yerlere göklere sığdırılamadı, şimdi son derece çirkin gereksiz eleştirilere maruz bırakıldı.

Son derece cesaret isteyen bir işe kalkışmış olmasına öncelikle şapka çıkarmamız gerekirken, kadını bir vatandaşlıktan çıkarmadığımız kaldı.

Tarihi bir eserin ekrana uyralanmasının, kariyerleri için ne denli riskli olduğunu bilen bu kişilerin danışmanlardan destek alması da bu yüzdendir.

Eleştiri oklarını , öldürmekten çok motive etmek yapıcı olmak adına fırlatalım.

Dizide bahsi geçen yanlışlar çıksın su yüzüne.

Çıksın ki çocuklarımız tarihimiz ile tanışma ve biz büyükler de onunla barışma şansını elde edelim.

22 Ocak 2011 Cumartesi

UMUT


1912 yılında gerçekleşmiş olan Titanik faciası benim için hep ilgi odağı olmuştur.
Bununla ilgili kaç kitap okuduğumun, kaç film izlediğimin sayısını ben bile unuttum.
Filmi her izlediğimde sonun farklı olması için hep biçare bir umut taşır yüreğim.
Umut zaten öyledir.
Yüreğinizde bir kere yeşerdi mi, ara sıra sararsa da asla solmaz.
Sizi hiç yalnız bırakmaz.
O umuttur ki dönülmez akşamların ufkunda bizleri limanlara bağlar.
O umuttur ki bekleyişleri körükler, hatta bize gerektiğinde suç ortağı olur.
Sağlıklı bir insanın umutsuz yaşayabileceğinden pek emin değilim. “ Bu kounda umudum yok” darken bile aslında yüreğimizin derinliklerinde taşımaya devam ederiz onu. Bunu bilmemize rağmen dilimiz farklı söyler. Bazen onun ağırlığı altında eziliriz.
Biz onu öldürmeye çalıştıkça o aslında daha da kuvvetlenir.
Zaten bunu yapmayın.
Bırakın serpilsin büyüsün.
Sizi alacalı bulacalı hayallere taşısın.
O hayalleri gerçeğe dönüştürmek için size rehber olsun.
Hayal kırıklıklarına sebep olsa bile,
Unutmayın siz hayallerinizin peşinden koşmasaydınız, siz olmazdınız ki.

Ne demiş şair ;

Ümit
Gözbebeklerinden şahlanan kayışları
Gererek arkaya doğru apansız
bir tanımsızlık hissiyle

Bakışlarından ölümsüzlük dersi alan
tanrıların sofrasında nemli bir tuzluk
gibi tıkalıyken kalbim

Parmağımdan çıkaramadığım bir yüzüksün sen
Küçük İskender

Deli Saraylı dizisinin fragmanında Perran Kutman’ın dediği gibi “ Nefes alıyorsak hala umut var demektir.”

20 Ocak 2011 Perşembe

SUSA KALDIM



Zaten uzun zamandır birbirimizle yeteri kadar ilgilenemiyorduk.

Beni aradı.

Konuşmamız gerek dedi.

Gittim.

Aralık güneşinin sırtımı ısıttığı terasta, kahvelerimizi yudumlamaya başladık.

Klişe soruları geçtik.

“Nasılsın” falan filan.

Yüzü gergin, dudağında çarpık bir tebessüm.

Anlam veremedim.

Merak içinde bekledim.

Aklımdan tek geçen ne söylemeye çalıştığı idi.

Elimi tuttu.

Gözlerime baktı ve fısıldadı.

“Ben evleniyorum.”

Zaman durdu.

Elimi geri çekmek istedim yapamadım.

Ne hissettiğimi anlamak için soru sorn gözlerle yüzüme bakıyordu.

Konuşmaya çalıştım, yapamadım.

Sessizlik gittikçe uzadı.

Sustum.

Susa kaldım.


Sessizliği bozup, planlarından bahsetmeye başladı.

Duyuyor ama anlamıyordum.

Bakıyor ama görmüyordum.

Kulaklarımda bir şarkı çalınmaya başladı.

“Arkadaş”, Melike Demirağ.

Tam on sene.

İyi günde, götü günde.

Ameliyathane kapısının önünde..

Bir cenazenin akan gözyaşı selinde..

Kahkahalarla geçen sevgililer günü..

Yapılan seyahatler..

Çiçek pasajında söylenen nihaventler..

Şiir okuyup, şarap içilen geceler...

Hafızamda yer alan anılar arka arkaya sıraya diziliyordu.

Zayıflıklarımızı, hırçın yanlarımızı, hüzünlerimizi ilişkimiz boyunca nasıl eritip, olgunluğa eriştiğimizi hatırladım.

Birbirimizi hiç kırmadık.

Hiç kırılmadık.

“Bir şey söyle” dedi.

Gözlerine baktım.

“Bana ne olacak?” dedim.

Artık hayatının başrol oyuncularından değilim.

Sadece emektar bir figüran.

Artık dayanacağın omuz onunki.

Müjdelerini vereceğin ilk kişi o.

Ben artık yokum.

Ne mi söyleyeyim?

O hep gidecek sandım.

O kadar bencildim ki onu hep yok saydım.

Seni hep kendimin sandım.

Arabaya bindim.

Eve gelinceye kadar ağladım.

Bencilliğimi kabul edip biraz da utanç içinde.

Sevgimin beni nasıl kör ettiğini kabul edercesine.

Biraz hüzün, biraz neşe, biraz kederle



Eşim kapıyı açtı.

“Kaza mı yaptın? Ne oldu?”

Başımı olumsuzca iki yana salladım ve haykırdım.

“En iyi kız arkadaşım evleniyor” dedim.



Evet sevgili dostum,

Seni kaybedecek olmanın telaşına kapıldım.

Mutluluğunu gölgede bıraktım.

Sadece bayram, seyran, yılbaşında aranan biri olacağım düşüncesinin dehşetine kapıldım.

Sensizlik düşüncesi ile yıkıldım.

Ama atlatırım.



Kısacası arkadaşım ;

Bu yazı bana kapak, sana düğün hediyesi olsun.

17 Ocak 2011 Pazartesi

HANIMIN ÇİFTLİĞİ


Son beş yıldır, ekranlarda bir dizi trafiği hırla sürüp gidiyor. Bir çok kişiye iş olanağı sağlamasının yanı sıra, Hollywood ve Bollywood arası bir yerlerde bir sektör oluşmaya başladı. En çok tartışılan konu ise, kitapların dizi olarak ekrana uyarlanması.
Milyonlarca seyirciyi ekran başına toplayan Aşk-ı Memnu, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü bunlardan sadece birkaçı. Kitapları okuduktan sonra diziyi seyredenler arasında “Kitapla hiç alakası yok, hiç beğenmedim.” diyenler de var, ya da dizinin müptelası olana kadar kitabın kapağını açmamış olup, diziyi çok beğendikleri için koşa koşa gidip kitabı satın alanlar da var. Ben çok sadık bir dizi izleyicisi olmasam da, takip ettiklerimin arasında özellikle oyunculuk ve yönetmen açısından ayakta alkışladığım tek dizi rahmetli Orhan Kemal’in kitabından ekranlara taşınmış olan, “ Hanımın Çiftliği” oldu. Ya da anlamsız rating savaşlarından yenik çıkmış olan “Deli Saraylı”
Kitaba ne kadar sadık kalınması gerektiğinin cevabının çok kesin hatlara sahşp olduğunu sanmıyorum. Nasıl, bizler kitabı okurken aldığımız mesaj veya haz, kendi karakterimizle doğru orantılı ise, yönetmenin gözünden izlediğimiz dizilerin de aynı oranda renklilik, çeşitlilik ya da farklılık yaratmasının normal olduğunu düşünüyorum. Diziyi izlerken, senaryo aşamasından yazardan destek alınamadığını düşünürsek aslında ( çünkü ekranlarda izlediğimiz bir çok dizinin yazarı bugün aramızda değil.) senaristlerin ve yönetmenlerin bıçak sırtında yürüdüklerini ve bir anlamda kariyerlerini ortaya koyarak, bu işe kalkıştıklarını unutmamak gerek. Yazarın gözünden görebilmek, onun vermek istediği mesajı ortaya koymak istediklerini ekrana, onun kaleminden ekranlara yansıtabilmek kolay bir iş olmasa gerek.
Türkiye’de kitap okur sayısının binde bir olduğu günümüzde, bu dizilerin kitap satışlarında artışa sebep oldukları, okuma alışkanlığını körüklüyor olmasından ötürü mutluluk verici. Örneğin Kurtlar Vadisi dizisinde Ömer Lütfi Mete’nin “Allah’sız müslümanlık” kitabının gözüktüğü hafta, kitap onbin adet satmış.
Sadece bu sebepten ötürü, dizilerin ekrana uyarlanmasında fayda olduğuna inanıyorum. En azından hak ettikleri değerleri asla yeterince görememiş olan bu eserlerin, tozlu raflar arasından gün ışığına çıkmalarına sebep oluyor.

14 Ocak 2011 Cuma

Geri al - UNDO


Keşke bazı anları, bilgisayarımdaki undo (geri al) tuşunu kullanır gibi ortadan kaldırabilsem. Ya da bir gömleğin kırışıklığını giderdiğim gibi, ütümü elime alıp gün içinde alnımın kırışmasına sebep olacak her şeyi ütüleyip ortadan kaldırabilsem. Siyah beyaz puantiyeli bir şemsiye açıp, çevremden gelebilecek her türlü negatif düşünceden korunabilsem. Pembe pancurlu ev hayalleri kuranlara, farklı renklerdeki boya kartelalarından göndersem. Kocaman bir silgi olsam, hataların tamamını bir kerede silebilsem. Ya da kocaman bir elma olsam, tüm prensesleri zehirlesem. Yedi cücelerin tamamını kovabilsem. Uyandırmak için gelen prense "Gölge etme yeter" diyebilsem. Tüm kurbağaları prensese, tüm prensesleri kurbağaya çevirsem. Bu ahkam kesen tavrımı bir kenara atıp bir an önce yatağa gitsem.

21 Ekim 2010 Perşembe

Mımlendım ama mımlemeyı unutmusum :)

Mıne Real ın benı mımledıgı mım kı asagıdadır , ben de Mutfak Masalı, Taze Nane ve Şarlo'nun Kızını mimliyorummmm kolay gelsin :)

20 Ekim 2010 Çarşamba

Mimmmmm

Mine Real beni mimlerde ben klavyenin başına geçmez miyim :))

1) Lakabın var mı varsa nedir?
Deli.. Önüme gelen söyler kurtulamadım.. İşin komik tarafı bunu haketmek için özel bir çaba sarf etmiyorum, sarf etmedim de

2)Son zamanlardan da dile dolanan şarkı?
Lady Gaga Alejandro

3) En son ne zaman ve neye/kime aşık oldun?
Kocama hala aşığım :)

4) En son okuduğun kitap/film?
Okuduğum kitap Günahkar, izlediğim film sanırım milyonuncu kez oldu ama Mamma Mia :)

5) Son zamanlarda en çok özlediğin...
Cok şükür sevdiklerim yanımda ama neyi özledin dersen tatilim geldi :)

6) Bir günlüğüne ünlü biri (oyuncu/şarkıcı/politikacı vs) olma hakkı tanınsaydı kim olurdun?
Obama :) Amerika rüyasını tam anlamıyla tuz buz etmek için

7) Yarın sabahki ilk planın?
Gazete için makalemi yazmak

8) En sevdiğin huyun?
Tek kelime ile mükemmel olmam :P , yalansız olamam ve özeleştri yapabilmem

9) Şuanki bölümünde/mesleğinde olmasan ne olurdun?
Valla memnunun istediğim kişi oldum

10) Okurken en zevk aldığın 3 blog ?

Sıralamasam :)

Tesekkur ederım canımmmm :)

17 Ağustos 2010 Salı

Amaaannnn

Oncelikle Elektrik ve klima gibi icatları hayatımıza sokan yüce insanları sevgi ve saygı ile anıyorum. Onlar olmasaydı ölecektiiikkkkkk... Ve bu bir gercek... Dısarısı 47 derece. Plaja gitmek işkence, denizden cıkıp şezlonga uzanana kadar su üzerinizden buharlaşıp tuz tabakalar halinde vücudunuzda yer alıyor. Akşam yemeğe dışarı çıkalım diyoruz, sevimli garson ' Buyrun efendim sizi verandada ağırlayalım' diyor. Biz ' Yok biz klimalı yerde oturalım' diye cevap verdikten sonra yine iç mekanlara tıkılıp kalmaya devam ediyoruz. Ne o yaz geldi :) Herkesin üzerinde bir atalet.. Ayrıca 'Ey Turk Gencligi bu yaz aylarında ilk hedefin banyo yapmak ve deodorant kullanmaktır.'

Ramazanın basladıgı su ılk haftada oncelıkle herkesın orucunu Allah kabul etsın dıyor ve sabırlar dılıyorum.

Yeni bir yemek bloğu yakaladım Dolma tarifini hemen ekledim oradan defterime. Cok uzun zaman beceremem diye bu işe hiç kalkışmamıştım ama tarifte
( http://mutfakmasali.blogspot.com) o kadar kolaymis gibi gozukuyor ki denemek istiyorum. Bir de tarif bana anneminkinden cok farkli geldi. Deneyelim bakalim. Umarim yapraklar tencerede su uzerinde yuzmezler :)
Bu aralar kitap okumaktan başka parmağımı kıpırdatmadığımı söylemeliyim. Şu aralar Agatha Christie'nin Üçüncü Kız adlı kitabını okuyorum. Her zamanki Agatha.. Sürükleyici anlayacağınız. Poirot yine gri hücrelerini kullanıyor.
Konusu

Her şey, Hercule Poirot’un kahvaltı masasının başında otururken başladı. Poirot, kahvaltı masasının başında oturuyordu. Elinde, dumanı tüten bir fincan kakao vardı. Tatlı şeyleri çok severdi. Doğrusu elindeki çörek de kakao ile iyi gidiyordu. Hercule Poirot, Büyük Eser’ini yeni bitirmişti; ünlü dedektif romanı yazarlarının bir analiziydi bu. Belçikalı dedektif, Edgar Allen Poe’dan sert bir dille söz etmek cesaretini göstermiş, Wilkie Collins’in o fazla romantik eserlerinde metot ve düzen olmadığından yakınmıştı. Üstelik hemen hemen tanınmamış iki Amerikalı yazarı öve öve göklere çıkarmıştı. Fakat her şey sonunda bitmiş, Poirot, uzun bir çalışma döneminin ardından dinlenmeye çekilmişti. İşte tam da bu sabah, artık yeterince dinlendiğini düşünüyordu. Başını sallayarak, kakaosundan bir yudum daha aldı. Bir saniye sonra kapı açıldı ve içeriye George girdi.
Agatha Christie, Üçüncü Kız’a, Poirot’a yazdırdığı bir ‘polisiye roman incelemesi’ ile başlasa da, Üçüncü Kız’ın konusu oldukça farklıdır. Üstelik Üçüncü Kız romanında karşımıza bir başka polisiye roman yazarı çıkarmaktan da kaçınmaz: Ariadne Oliver. Yaşlı ve meraklı Ariande, Poirot’un bulmacayı çözmesine yardımcı olacaktır.
Restarickler’in kızı Norma Restarick etrafında dönen olaylar Güney Afrika’ya kadar uzanır. İlginç bir ‘dolandırıcılık’ hikayesi ile karşı karşıya kalan Poirot, olayları, keskin zekası ile çözmeyi başaracaktır.
Londra’da üç genç kız
Londra’da bir apartman katında yaşayan üç genç kızın birbirinden farklı meslekleri vardır. Kızlardan biri sanat galerisi yöneticisi diğeri yetenekli bir özel sekreterdir. Üçüncü kız ise Norma Restarick’den başkası değildir.

4 Temmuz 2010 Pazar

Bugun Cumartesi olsaydı



- Eşimin yarın izinli olmasından ötürü yeniden heyecanlanır ve sevinirdim.
- Pazar kahvaltısı için yenilikler düşünürdüm.
- Ertesi güne erken kalkma mecburiyeti olmadığından, gece istediğim kadar geç yatabilecek olmanın özgürlüğünü yaşardım.
- Pazar günü herkes evde olduğu için asla iş yapmayacağımdan, şımarıklık ve tembellik moduna girmeden, cumartesi gecesinden mümkün olduğu kadar çok işi bitirirdim.
-Haftalık yemek menümü hazırlar alışverişe giderdim.
-Kızım ile birlikte yüzmeye gider, sonra eşimi işten alır yemeğe giderdik.
-Cumartesi gece ve Pazar öğleden sonra izlenilmek üzere DVD shop'a uğranır, en az dört film alınırdı.

İmdat ( birazcık)

Yazılarımı çoğu zaman kendi çektiğim fotoğraflarla süslemek istiyorum... Fakat açıkçası cesaretim yok çünkü işin paylaşmaktan öteye gidip de çaldırmaya varmasından korkuyorum. Sebebi mi? Tamamen bencillikten. Onlar benim. :) Bazı arkadaşlar ne kadar güzel kendi çektikleri fotoğraflara ya kendi bloglarının ya da kendi isimlerini yazıyorlar. Acaba nasıl yapabilirim fikri olan var mı?
Şimdiden teşekkürler

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Bulutlu Kent


Son altı aydır, internet dünyasından bir haber yaşadığım için, son bir kaç gündür aç bir kurt gibi, sitelere saldırıp duruyorum. Bloglar arasındaki gezintim devam ederken, son derece cicili bicili yeni bloglara rastlamak çok hoşuma gitti. Ayrıca Face de (Farmville) tüm çiftçilerin artık örgütlendiğini farkettim. Sanırım bir sonraki adımları sendika kurmak olacaktır. Dün akşam komşularımızın bizim için düzenledikleri "Welcome Party"e katıldık. Aralarında uzaylı gibi çekingen tavırlar ile gezinirken, bizlere karşı gösterdikleri samimiyet karşısında şaşırmadık desem yalan olur. Ne de olsa 22.yüzyıl arifesinde, yabancılaşmanın tekel olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Taşındığımız minicik sevimli köyün adı Bulutlu Kent. Bulutlu Kent toplam 1200 nüfuslu, yeşil mi yeşil, havası temiz mi temiz minicik bir yer. ( sanırım buraya köy demekten çok kasaba demek daha yerinde olacak) İlk taşındığımı zaman, günlerden bir gün tezek kokusu ile uyanınca yaşamış olduğum şaşkınlık içler acısı idi. Ne de olsa şehirliyiz ya. Şanslıyız çünkü bu koku ile sürekli yaşamak zorunda kalmadık. İki üç ayda bir birkaç saatliğine katlanmak zorunda kalsak da, bize nerede yaşadığımızı ve ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatıyor. Herhalde tezek kokusu ile şanslı olmayı bağdaştırmam garip gelmiştir size. Açıkcası aynı fikirdeyim. Ama siz ne demek istediğimizi anladınız.
Oturduğumuz caddede toplam 16 ev var. İlk taşındığımızda saymıştım :))) . Herkes kendi evinin bahçesini, zevkine göre yeşillendirmiş. Ağaçlar, begonviller, sardunyalar.. (Ağaçlar dememden, botanik konusunda ne kadar bilgili olduğumu anlamışsınızdır herhalde) Bizimkine gelince tam anlamı ile virane. Komşularımızdan birkaçı bize sürekli olarka bu konuda yardım isteyip istemediğimizi sorsa da, biz inatla bu işin üstesinden kendimiz geleceğimizi söylüyor ve hiç bir şey yapmamakta ısrar ediyoruz. Onlara da hak vermemek elde değil. Göz zevklerini bozan, üstelik sokağın en büyük bahçesine sahip olmamız, bir de üstüne üstlük bahçe ile ilgili hiç bir şey yapmıyor olmamız, sadece göz zevklerindee değil sanırım sinir sistemlerinde de tahribata sebep oluyor. Yine de henüz gelip de yüzümüze karşı çemkiren olmadı. Beklemekteyim.
Bulunduğumuz yerde iklim gereği, gelecek Nisan'a kadar ekim yapamayacağımızı öğrendik. Biz de ilk etapta bahçenin temizliğini ve düzeninini sağlayacağız. David ki, imkanı olsa tuvalete bile arabayla gitmeye meyillidir, bahçede kullanmak üzere bir tırmık, bir kürek ve bir bahçe makası aldı. Üç hafta önce :) Adeta dün gibi. Bahçe temizliğine bu hafta başlayacağı konusunda hepimiz ümitliyiz.
Tezek kokusundan bahsediyordum değil mi ?
Anlayacağınız, Bulutlu Kent'de tarım ve hayvancılık ile uğraşanlar ve bunun yanı sıra da, şehirde özel sektörde çalışanlar var. İki tane mini marketi, bir fırını ( ki sahipleri tonton yaşlı İtalyan bir çift), bir hediyelik eşya dükkanı var. Bunlar ana caddede gördüklerim. Henüz tali yollara sapma fırsatı bulamadım. Gözünüzün alabildiği enginlikte bir vadi düşünün. Evimizin balkonuna çıktığımda ya da alt katın terasında oturduğumda bu vadi ile yüzyüzeyim. O kadar uçsuz bucaksız ve yeşil ki, beni içine çekecek hissine kapılıyorum bazen. Köpeğimiz ve kedimizin mutluluğuna diyecek yok tabii. Son üç senedir apartman dairesinde yaşarken hepimiz çok sıkıntı çekmiştik. Şimdi özgürlüklerine diyecek yok.
Kızımız ise sanırım çok yakında sinek ve haşare fobisine sahip olacak. Elinde sineksavar ve böceksavar ilaçları ile geziyor. Evi ve bahçeyi taşınmadan önce ilaçlatmış olmamıza rağmen, sanırım bunlar bahçeli bir evde yaşamanın cilveleri. Umarım kısa sürede bu korkularından arınır. ( laf aramızda, bahçeye inen merdivenlerde minicik de olsa zaman zaman bir tırtıl ya da örümcek ile karşılaşmak benimde hiç hoşuma gitmiyor)
Daha önce belirttiğim gibi, evimizi yerleştirdik. İki katlı evimizde başlangıçta merdivenleri inip çıkmaktan bana gına gelse de, şimdi alıştım. Kendi kendime egzersiz yaptığımı telkin edip duruyorum. Bir de kilo verdim ki sormayın gitsin :P
Bir iki saat sonra görüşmek üzere...

2 Temmuz 2010 Cuma

Ne kadinmisim ama


Son mesajimi okuyanlar " Ne kadınsın be kardesım 6 aydır bır evı yerleştiremedin mi?" diye düşünebilirler ve haklıdırlar :) 6 aydır ev yerleştirmenin yanı sıra bu süre zarfına bir de 10 günlük süren bir gemi seyahati sıkıştırıverdim canım. Tabii ne oldu sil baştan bir daha yerleş.. "Ay o koltuğu neden oraya koymuşuz kaldıralım.." " Koridorun rengi hoş olmamış hadi bir daha boyayalım" derken al sana altı ay :)


Şimdi geçelim altı ayın çetelesine ;

Önümüzdeki günlerde , 10 günlük gemi seyahatinde yaşadıklarımı, edindiğim izlenimleri sizlere aktaracağım. İtalya, Fransa, İspanya ve Tunus'u kapsayan gezide gerçekten hem eğlendik hem de kelimenin tam anlamı ile arındık. Evin borcudur, harcıdır derken yaklaşık iki sene ertelemiş olduğumuz, bu rüya tatili gerçekleştirebildiğimiz için çok mutluyuz. Ülkeler arasında mekik dokurken, heyecanın verdiği telaş duyguları bizi biraz arsız yapsa da "Aa şu müzeye de gidelim", "Prada'da kesemize uygun bir şey bulabilir miyiz acaba? Gelmişken almak lazım" "Ben jakuzinin tadını çıkaracagım, sizinle gelmeyeceğim" gibi bir çok şımarıklık ve arsızlığı da yaşadık tabii. Kısa bir süre sonra tamamını yazı dizisi halinde yayınlayacağım :P

Ballandıra ballandıra anlatacak, kiminizde imrenme, kiminizde asabiyet, kiminizde ise benim adıma sevinme duyguları taşıyan izler bırakacağım. Hem de büyük bir zevkle :)

30 Haziran 2010 Çarşamba

Geldiiiiimmmmmmmm


Hepinizi çoookkk özledim.... Taşınma faslının nasıl oldugunu bilirsiniz... Sonunda başardık... Şimdilik sadece merhaba demek istedim... Yakında görüşmek üzere


Sevgilerimle

25 Kasım 2009 Çarşamba

Yippuuuuu


Bilgisayarımı bir üst seviyeye taşıma çalışmalarımız sona erdiğinden bugun blogumun basına gecebildim. Bu haftadan itibaren yeni evimize geçiyoruz. Ne heyecan, ne mutluluk anlatamam.. Umarım herkes bir gün hayalindeki eve kavusur. Plan üzerine plan yapıyor, sonra tamamını unutup yeniden plan yapıyoruz. İlk parti eşyaları 9/8/2009 da göndermiştik. Şimdi biz gidiyoruz. Çok iş var ama umurumuzda değil, Home Sweet Home ne de olsa... Küçük bir köye, şehre yaklaşık yirmi dakikalık uzaklıkta şirin bir cennet köşesine taşınıyoruz. Vadisi, dağları, tarlaları, sabah ötüşen kuşları.. Bakalım nasıl bir sabaha uyanacağız.. Bu Cumartesi ilk konaklamamızı gerçekleştireceğiz :)))
Şu telaşlı günleri atlatır atlatmaz, aranıza döneceğim...

16 Kasım 2009 Pazartesi

Blog yorumları ve dizi savaşları

Bloglar arasında gezınırken cogu zaman yorumları da okurum. Aralarında öyle saçma yorumlar var ki, blog sahibinin yine de nezaketle bu yorumları yaynlaması üstelik bir de cevaplaması çok şaşırtıcı. Blogda yazılmış olan konu ile ilgili yapılan yorumlardan bahsetmiyorum. Blogun geneli ile ilgili yorumlardan.
Bugun herhangi bir konuda sesini kendince duyurmanın, bir tutkunuz hakkında birikim yapabileceğiniz bir çeşit iletişim şeklini almış olan bloglar, hepimizin içine daldığı engin bir okyanus. En önemlisi ise yazarken de, okurken de özgür olmak. Şimdi aptalca yorum alan arkadaşlara tavsiye.. Lütfen nezaketi bırakın da bu aptalca yorumları yayınlayarak, göz zevkimizin içine etmeyin. Ya da yayınlayacaksanız ben sizin yerinize bir kaç cevap hazırladım lütfen onları kullanın.. İşin kötü tarafı, bu yorumları bırakan aptallar, isimlerini bırakamayacak kadar da korkaklar.

Yorum Bir
( Eğer blog sahibi, bloğunun başlığında mesleğinin ismini kullanmışsa ve diyelim ki içerik ağırlıklı olarak meslek ile ilgili değilse)

Blog başlığınla ne kadar alakalı?? Çok aradın mı bu başlığı ? Hayal kırıklığından öte bir şey değil bu blog...
CEVAP : SANA NE? SANA NE ...

Yorum İki
Neden sadece fotoğraf kullanıyorsun. Yazacak bir şeyin yoksa burada işin ne ? Blogun anlamını öğren...
CEVAP : SANA NE ? SANA NE ....

Yorum Üç
Yazdıklarında orjinallik yok.. Çok sıradan.. Bloğunu okumanın vakit kaybı olduğunu düşünüyorum...
CEVAP : BANA NE ? BANA NE ...

Yani arkadaşlar bu insanların işi gücü yok mu.Beğenmiyorsan, ekranın sağ üst köşesinde bir çarpı var tıkla oldu bitti.. Televizyonlarda yaşanan dizi kirliliğine, araya yastık koydum, dizlik koydum tampon koydum tartışlamalarına, işin kötüsü gazetemiz diye sahiplendiğimiz kağıt parçalarının ana sayfalarına manşet olarak bunların girmesini eleştiren yok, heyecanla, hevesle yazılmış olan bloglara, Don Kişot'un yel değirmenlerine açtığı savaş gibi açılan aptalca bir savaş var .

Araya ne koyarsan koy, ya da koyma.. bizler zaten sanatta ayıp olmayacağını bilen insanlarız. Ne diye bize namus empoze etmeye çalışıyorsun

Kendine güveniyorsan yazsana gazetelerin editorlerine, kanalların sahiplerine bir mektup..
Yemiyor di mi ?


Mesela evimize giren yabancı gazetelerin yanı sıra, ben de mutlaka Türk gazetesi alıyordum. Yaklaşık bir senedir protesto ediyorum ve almıyorum. Almayacağım da. Ki ben internette kitap ve gazete okumanın zevkini asla alamamış biriyimdir. Dünya ve yurt gündemini çeşitli kaynaklardan internetten ya da tv den takip ediyorum.

Zannetmeyin ki bu tür yorumlar aldımda bunları yazdım. Bu yorumları okuyup, blog sahibinin cevap verme nezaketinde bulunup bir de yayınlamaları beni çileden çıkardı. Bu mutsuz insanlara yorumlarını yayınlayarak değer vermeyin arkadaşlar. Yine de bloglar sizin tabii. Siz bilirsiniz . Bana Ne ? :P