9 Haziran 2011 Perşembe

3 GUCLU KADIN


Gectiğimiz hafta hayatımdaki 3 kadından cok önemli dersler aldığımı düşünüyorum. Bu bazen bir tek cümlenin içine gizlenmiş bir hayat sırrı idi, bazense yaşanmışlıkların paylaşımındaki bir heyecan. Birazdan okuyacaklarınızı, kelimesi kelimesine söylememiş olsalar da, benim çıkardığım dersler bunlar.

Hatun kişilerden bir tanesi henüz 23 yaşında.... Cıvıl cıvıl. Yaşamın tüm heyecanları küçücük yüreğine hapsolmuş. Başarılı olmak adına çok çalışıyor. Genç yaşına rağmen, ayakları yere sağlam basan, ne istediğini bilen biri. Onunla geçirdiğimiz yarım saate bir önceki haftanın yaşanmışlıklarını sığdırdık. Bir ara bana şöyle dedi

Biliyor musun , hayallerinden asla vazgeçmemeli insan. Bazen hayat çok acımasız oluyor ve gerçekten şansa ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Ama bu dönemlerde geçtiğim yolları hatırlayıp, aslında ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum. Galiba görebilmekte gizli bir takım şeyler. Yeni iş yerimde çok çalışıp başarılı olmak istiyorum. Başarılı olmak istiyorum çünkü hayatımdaki seçimlerim için verdiğim emeklerin boşa gitmemesi gerektiğine inanıyorum.

Söylediklerinden ders aldığım diğer hatun ise 45 yaşında. Başarılı bir iş hayatı var, alımlı, bakımlı ve zeki. ‘İnsan durup da geriye baktığı zaman, yaşanmışlıklardan ötürü hayat ile ilgili öğrenecek bir şey kalmadı yanılgısına kapılıyor zaman zaman, oysa ne kadar yanlış düşünüyoruz. Sanırım önemli olan bakış açımızı iyileştirebilecek kişilerle karşılaşıp, öğrenmeye kaldığımız yerden devam etmekte. Ve tıpkı Paulo Coelho’nun kitabında söylediği gibi “ Hayat asla durmayan bir tren.”

29 yaşında bir hukukçu. ‘Ben bir bütün olarak yasamak isteyen bir kadınım, birileri giderken benim parçamı alıp yerine kendi parçasını bırakamaz çünkü bu bana acı verir... Ve biliyorum ki ben çok önemliyin ve değerliyim.’

Çerçevenin dışına taşıp onların hepsini aynı odaya koydum hayal dünyamda. Yaşanmışlıkları farklı, beklentileri farklı üç ayrı kadın. Ortak paydaları ise ne istediklerini biliyor olmaları. Hayatın anlamını çözmek için yaşanmışlıklarını sürekli analiz yapan kişiler. Sorguları sadece hayata karşı değil. Aynı zamanda kendilerine karşı. İki elleri ile yapımışlar hayatın yakasına. Acılardan kaçarak değil, onları yaşatıp tüketerek kurtulmuşlar. Yanıp kül olmuşlar, fakat küllerinden yeniden doğmuşlar. Tıpkı birer Anka Kuşu gibi.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

BLOG SAVASLARI


Savas bittiginden beri bloguma giremedim.
Giremedigim icin de yazamiyordum tabii ki.
Bugun tekrar deneyince iste buradayim.
Kaybolmak yok artik...

23 Mart 2011 Çarşamba




KİMLİK BUNALIMIMI KAYBETTİM. HÜKÜMSÜZDÜR!

Whitney Houston’un şu ünlü şarkısını bilirsiniz. “ I’m every woman” , hani şu her türlü kimliğe büründüğünü iddia ettiği şarkısı. ‘Ben her kadınım’ tabı Turkce’ye çevirdiğimizde sırıtıyor ama olsun. Whitney Bacı kendini bu konuda tek zannede dursun, biz sokaktaki kadınların gün içerisinde kaç tane kimliğe büründüğüne gelin beraber bakalım. Günün sonunda nasıl oluyor da, meydana gelen kimlik kargaşasından ötürü, bir bunalıma sürüklenmiyoruz inanılmaz bir olay.

1. Organizator kadın – Sabah kalk, çocukları okul için hazırla, eşini işe postala, arada yapabildiğin kadar ev işini tamamla, herkese hatırlatmalarını yap. ‘Harclığın var mı?’, ‘Cüzdanını aldın mı!’, ‘Bankaya uğrayıp, faturayı yatırmayı unutma’ gibi. Ama aksam sen eve geldıgınde süt almayı unut, ev ahalisi dudak büksün.
2. Anaç Kadın – Bebişin için elinden gelenin en iyisini yap. Örnek insan ol, iyi anne ol, iyi öğretmen ol.
3. Aşçı Kadın – Herkesin zevkine göre ayrı ayrı yemek pişir. ‘Yeter ki ailem mutlu olsun!’ “ Kızım üst kattan bana ütüyü getirir misin?” Cevap “ Uffff anneeee !”
4. Barbie Kadın – Her ne kadar biz kadınlar arada sırada “ Vallahi şekerim ben kendim için süslenip püsleniyorum” yalanını sallasak da, aslında çoğu zaman ya hayatımızdaki erkek için, ya da hayatımızda olmasını istediğimiz erkek için süslenip püsleniyoruz.

5. Rambo Kadın – Acıya dayanıklı ! Ağda, epilasyon, kaş alma ne olursa olsun asla gık demez.
6. Sırdaş kadın / Dedikoducu kadın – En yakın dostlarının sırlarını bilir. Sadakat derecesine göre, sırlar ya mezara gider, ya da 10 dakika geçmeden pazara Hemen tanıdığı herkese canlı yayın. Ama gerçek şu ki birazcık dedikoduyu kim sevmez ki.
7. Aşık Kadın – İki çeşittir. Kişiye aşık olanlar bunu hafif atlatırlar ama aşka aşık olanlar, işte onlar yandılar.
8. Çalışan Kadın – Hem çocuk yapar hem kariyer
9. Evlat Kadın – Anneye babaya ne kadar kızsa da , her ne kadar onlara artık büyüdüğünü ispat edemese de, bunun için savaşmaktan vazgeçmez. Ama evin prensesi olarak kalmayı için için de çok sever.

10. Hamarat Kadın – Ne kadar yorulsa da asla itiraf etmez, hastalıktan yataklara düşse de, etrafı tertiplemekten, temizlik yapmaktan asla ama asla vazgeçmez.
11. Eş kadın – Dinler, öğretir, kızar ama çok sever. Genelde öğrenme işini eşine bırakır.

12. Sevgili kadın – Çoğu zaman paranoyaktır. ‘Aramadı, gecikti, neden aramadı? Nerede kaldı? Benden bıktı. Benden bıktı mı?’ sorularıyla günü kendine zindan eder, sevgiliyi görünce çok azı isyan eder

Bu liste uzar gider. Bir de erkek bakış açısıyla özetleyecek olursak.

YAVAN ÜTOPYA
Bakımsız kadınların
Büyük yürekleri
Güzel kadınların
Derin gözleri olur

Dalarsın geceden içlerine
Kahkahaları ruhuna dantel olur

Ömrün ortasına gelsen de
Ulaşılır olmalarının yavanlığı
Dillere destan olur

Güzel kadın zor olur
Hele zekiyse
Bela olur
Yine de kadınsızlık bana
Ölüm olur

20 Mart 2011 Pazar

BAHAR BAŞINA VURSUN İNŞALLAH


Vursun ki aşk kıvılcımları yürekleri sarsın.
Vursun ki havaların ısınmasıyla şööööyyyllleeeee açılalım saçılalım.
Tek derdimiz yaza kadar kilo vermek olsun.
Gardropları da yenilemek lazım tabii. Ne de olsa kilolar gidecek!
Tatil planlarını masalara yayalım.
Okulların bir an önce kapanması için gün sayalım.
Yaz gelsin varsın! Biz kırkbeş derecede yayılalım.
Çiçeklerle, böceklerle baharı karşılayalım.
Sarı sarı papatyalar toplayalım sevgiliye.
Yol kenarında yalnız kalmasınlar diye.
Bahar geldi birinci cemre havaya, ikinci cemre toprağa , üçüncü cemre kafanıza düssün. Ya da herhangi biri farketmez.
Çıkaralım sakladığımız mavi boncukları sandıklardan.
Önümüze gelene dağıtalım.
İki günde bir aşık olalım.
Sonra acaba ‘Aşık mıyım?’ diye kendimizi ve çevremizdeki herkesi bayalım.
Başımızda kavak yelleri essin.
Yüreklerimize bahar dalları serilsin.
Her maceranın sonunda ‘Olsun! Zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım’ diyebilelim.
Aşk kadını olup, aşk adamlarını bulalım.
Aşk adamları olup, aşk kadınlarını bulalım.
Henüz yüzü olmayan, sesi olmayan aşıklarımız için hazırlanalım.
İkinci baharlar için yürekleri aralayalım.
Şair olup yazalım, şiir olup okunalım.
Sürsün zevk-i sefa.
Sorumsuzca, şımarıkca.
Boşverin! Nasıl olsa gelir aklımız başımıza.
Kışa daha çok var nasıl olsa.

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli

11 Mart 2011 Cuma

AYRILIK ÇANLARI ÇALINCA


Geçen hafta bir cafe’de oturmuş tembellik hakkımı kullanırken, yan masada oturan iki tane hanımın konuşmasına kulak misafiri oldum. Otuzlu yaşlarını süren bu iki hanımın bir tanesi sevgilisinden ayrıldığının haberini veriyordu arkadaşına. Arkadaşı, ayrılığın nasıl gerçekleştiğinin detaylarını iz süren bir dedektif gibi sorgularken, ben de dünyadaki en meraklı insanmışım gibi dinlemeye koyuldum. Ayrılan hanım mekan ve zaman detaylarını verdiktn sonra ekledi ‘ Arkadaş kalmak istediğimi söyledim o da kabul etti.’ Benim için zaten filmin koptuğu nokta bu oldu. Onlar konuşmaya devam ettiler ama ben kendi beynimin labirentleri arasına keskin bir u dönüşü yapıverdim.
Oldum olası ayrıldıktan sonra dost kalabilen eski aşıklara hayretle bakmışımdır. Gıpta ile değil. Garip gelmiştir. Yaşanmışlıkların üzerine süngeri çekip, çok farklı bir boyutta birbirlerini kabul edebilme olgunluğunu gösterebilmek nasıl bir duygudur acaba? Genellikle, ayrılığa geçerli bir açıklama getiremediğimizde, kullanılan bir numaralı bahane de ‘Arkadaş kalalım!’ dır.
Bu sözden sonra illa ki, bir kişinin kalbi kırılacaktır. Bir kalbi kıran ve bir kalbi kırılan. Kısacası elde var bir kırık kalp. Eğer bu söz kalp kırmamak için söyleniyorsa nasıl oluyor da birinin kalbi kırılıyor o zaman? Kim kimi kandırıyor? Bu sözü sarf ederek, vicdanını rahatlatarak arkadaşlığını karşı tarafa lütfeden kişi, ayrılmak istediği sevgiliye son bir jest mi yapıyor bunu söyleyerek? Ya da arkadaşsız kaldığı için, sevgili hanesindeki sayıyı azaltarak, arkadaş hanesine bir ekleme mi yapmak istiyor? Bu soruya mantıklı cevap verebilenlerin eski sevgilileri ile dost kalmayı başarabildiklerine inanıyorum. Merak ettiğim sevgili iken hissedilen duyguların, dost olunduğunda gerçekten buharlaşarak yok olup olmadığı. Yoksa acaba yüreklerin derinliklerine bunu gömerek, maske takıp sahtekarlığa mı bürünüyor insanlar? Hatıralar nasıl yüreği teğet geçiyor ? Beyin süzgeci nasıl oluyor da farklı bir boyutta var olmayı başarabiliyor? Zor olmalı.
Gönül yarasını sarmak için ne kadar bir süre geçer ki hemen arkadaş moduna geçilebilir ? Gerçekten bunu başarabilen insanlar varsa hayret ediyorum. Sevgili olarak hayatınıza katmak için bu denli çaba gösterdiğiniz kişiyi, ne diye arkadaş sınıfına sokmaya çaba gösterir ki insanlar? Arkadaş olmak bu kadar kolay mı? Sırrınızı, zayıflıklarınızı, sevinçlerinizi paylaşacağınız eski sevgiliden bozma bu yeni arkadaş ne kadar güvenilir olur ki?
Yürekten çıkarabildiğiniz, beynin kıvrımlarından atabildiğiniz kişi neden hayatınızda yer tutmaya devam etmeli ki? Bunun gerekli olduğuna inanmıyorum açıkçası.
Yaşanmışlıklar güzelce rafa kaldırılabilmeli bence. Hayatlarımızdan çıkardığımız sevgililer, güzel bir anı olarak sürdürebilmeli hayatlarını. Bunu başarabilmiş eski sevgililer zaten arkadaş olmak için hayatınızda yer almak için çırpınmayacak kadar olgun ve kendilerine saygı duyan insanlardır. Harici ise zaten hayatınıza dahil olmayı hak etmezler. O yüzden ayrılırken dahi eski sevgiliye saygı göstererek ayrılmayı bilelim. “Sen benim için çok değerlisin, seni tam olarak kaybetmek istemiyorum artık arkadaş kalalım.” şeklinde bitirdiğiniz ilişkiden inanın bana, size ne eski sevgili, ne yeni arkadaş çıkar benden söylemesi.

8 Mart 2011 Salı

7 Mart 2011 Pazartesi

RAHAT BIRAKALIM


Şu anda gündemimizde bir “ Muhteşem” kavgası ve sevdası aynı anda sürüp gidiyor.

Kimler yorum yapmadı ki.

Bakanlar, başkanlar, cezalandırıcılar...

“Ne cüretle yaparsın?” diyenler...

“Bravo geç bile kalınmıştı” diye alkışlayanlar...

Sansür fırsatını asla elinden kaçırmayanlar...

Kim ne derse desin, “ MUHTEŞEM YÜZYIL” öncelikle bir ilktir.

Tarihimizle barışık yaşamak adına bir ilktir.

Son derece köklü bir tarihe sahip olan bir millet olarak, bugün baktığınızda, Kurtuluş Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu, Atatürk hakkında meydana getirilmiş filmler, belgeseller, iki elin parmagı kadar neredeyse.

Tarihi kişiliklerimizi putlaştırmayı o kadar seviyoruz ki, onların insan olarak gerçekleştirmiş olduklarının ne kadar inanılmaz olduğunu görmeyi unutuyoruz.

Can Dündar’ın “Mustafa”, Zülfü Livaneli’nin “Veda” filmlerinden sonra ortalık kalktı oturdu. “Vay sen Atatürk’ü nasıl böyle gösterirsin?” diye. Şimdi de Muhteşem Yüzyıl ile uğraşıyorlar. Eleştri, bir sanat eserinin en büyük hediyesidir bu bir gerçek. Fakat onu görmezden gelmek, hatta daha da ileri gidip ortadan kaldırmaya çalışmak son derece çağ dışı bir yaklaşım. Eleştirenlerin bir çoğu şikayetçi olanların duygusal yaklaşımından prim yapmaya çalışanlar. ( Şikayetçi olanlar , 80 milyon da 70.000 kişi) Acı olan RTÜK’ün bunu gündem maddesi yapması.

Muhteşem Yüzyıl beğenilir beğenilmez.

Bu çok önemli değil.

Beğenmeyenlere saygı duyduğumuz kadar, beğenenlere de saygı duymak zorundayız.

Ben şahsım adına birilerinin ya da bir merciinin benim adıma ne seyredip ne seyretmeyeceğime karar vermesinden son derece rahatsızım.

Eleştirelim, araştıralım.

Somut bilgilerle gerekirse yerden yere vuralım.

Ama sanatın önünü kesmeyelim.

Onu baltalamayalım.

Biz eleştirdikçe daha güzeli için sebep doğacaktır.

Herkes en güzelini yapmaya çalışacaktır.

Meral Okay “Asmalı Konak” dizisinin senaristi iken yerlere göklere sığdırılamadı, şimdi son derece çirkin gereksiz eleştirilere maruz bırakıldı.

Son derece cesaret isteyen bir işe kalkışmış olmasına öncelikle şapka çıkarmamız gerekirken, kadını bir vatandaşlıktan çıkarmadığımız kaldı.

Tarihi bir eserin ekrana uyralanmasının, kariyerleri için ne denli riskli olduğunu bilen bu kişilerin danışmanlardan destek alması da bu yüzdendir.

Eleştiri oklarını , öldürmekten çok motive etmek yapıcı olmak adına fırlatalım.

Dizide bahsi geçen yanlışlar çıksın su yüzüne.

Çıksın ki çocuklarımız tarihimiz ile tanışma ve biz büyükler de onunla barışma şansını elde edelim.

6 Mart 2011 Pazar

ILK YARDIM


Bekle

Çaresizliğin avuçlarına damladığında

Suni teneffüs yapacağım sana

Gaz odalarından getirdiğim

Bir buselik dokunuşla



Parçalara ayıracağım bedenini



Yüreğini Sibirya'ya süreceğim

Karların hüküm sürdüğü krallıkta

Tek başına çarpsın diye



Ellerini Hindistan'a atacağım

Kast sisteminde

Dokunulmazlardan ol diye



Ayakların Afrika'ya

Çöle dönüşüp

Özgür ol diye



Gözlerini içime akıtacağım

Bendeki seni görüp

Kendi ölümünü intiharsız yaşa diye

VURUN KAHPEYE


Üniversitede ders veren bir kadın.
Çok zeki.
Felsefe, matematik, astronomi dallarında çok önemli çalışmaları var.
Zamanın sözü geçen kişileri arasında.
Politik olarak da faal.
Güzelliği dillere destan ama o bilime adamış kendini.
Bütün derdi beyninin kıvrımlarında dolaşan sorularına cevap bulabilmek.
İnandıklarından vazgeçmeyen biri.
Platon ve Aristoteles’in tanınmasına verdiği dersler sayesinde yardımcı olmuş bir kadın.
Aritmetik alanında 13 ciltlik eseri var.
Kimilerine göre doğumu 355 kimilerine göre ise 370 yılıdır.
İskenderiyeli Hypatia’dan bahsediyorum.
Antik bilimlerin ve Pagan felsefesinin sona erdiği ve Hristiyanlığın güçlendiği bir dönemde, Hypatia artık bir tehdittir.
Çünkü o bir kadındır.
Crillo’nun baş rahipliğe seçilmesi ile bu koşullar değişmeye başladı. Crillo yetkilerini genişletme çabasında amcasından bile ileri giden, acımasız, iktidar tutkunu biri olarak anlatılır. Mısırda ona karşı güçlü bir muhalefet oluşmuştur. Crillo’nun Theophilus’un ardılı olarak seçilmesi İskenderiye’de huzursuzluğa neden olmuş ve iki ruhban topluluğu arasındaki anlaşmazlıkları körüklemiştir. Kilisenin başı ile imparator iktidarının temsilcileri arasında birçok çekişme olmuştur. Hypatia’nın yeni güçlenmeye başlamış olan Hristiyanlık dininden uzak durması kendisi için hazırlanan oyunun rahatca oynanmasına fırsat tanımıstır. Kiliseye bağlı kışkırtıcılar, Hypatia’nın matematik ve gökbilim dallarında yaptığı araştırmalardan yola çıkarak, maksatlı cadı masalları yaratmışlardır.
Tarihte sık sık yaşandığı gibi cadılıkla suçlanarak Hristiyan dinine hizmet ettiğini sanan yobazlar tarafından (Başta iskenderiyeli papaz Crillo) acımacızca taşlanarak katledilmiştir. Etleri ve kemikleri sokaklarda sürüklenmiş yakılmıştır.
Onun ölümüyle ve Hıristiyanların iktidarı ele geçirmesiyle (onlar dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı) İskenderiye bilim, hoşgörü yönünden yüzyıllarca karanlığa gömülür. “Düşünce hakkını koru, çünkü yanlış düşünce bile hiç düşünmemekten iyidir”
Hypatia bu düşüncesini sonuna kadar savunmuş, ölürken bile ideallerinden ödün vermemiş.
Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo’ya ne olmuş derseniz? Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiş!
2009 yapımı AGORA filminde bu bilim kadının hayatı beyaz perdeye taşındı. Başrolde Oscar ödüllü Rachel Weisz, Hypatia’ya can verdi.

DÜNYA KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

TEŞHİSİNİZ NE?


Iki ay bekledikten sonra, daha fazla dayanamayıp oğullarını bir psikoloğa götürmeye karar vermişlerdi. Şu ana kadar yapılan fiziksel muayenelerde hiç bir bulguya rastlanmamıştı. Kilo kaybını tetikleyen stres faktörlerinin olabileceğini düşünen doktorlar, Murat’ın anne ve babası Ayla hanım ve Sinan beyi bir psikoloğa yönlendirmişlerdi. Onyedi yaşındaki oğulları bekleme odasında üfleye püfleye otururken, kendileri psikoloğun karşısında yerlerini almışlardı. Doktor sırası ile hem anneyi hem babayı dinlemeye karar verdi. ‘ Ben Murat ile görüştüm. Sizin de gözlemleriniz oğlunuzun durumu ile ilgili bize son derece faydalı olacaktır. Buyrun sizi dinliyorum.’ dedi. Orada bulunmaktan aslında hiç de hoşnut olmayan Sinan bey heyecanla konuşmaya başladı, ses tonundaki öfke hissedilebiliyordu. ‘ Okuldan gelir gelmez çantayı bir kenara fırlatıp, doğruca bahçeye çıkıyor. Çimenlerin üzerine uzanıp saatlerce gökyüzünü seyrediyor, arada bir gülümsediğine şahit oldum. Avazı çıktığı kadar şarkı söylüyor ama bizimle asla konuşmuyor. Arada bir güllerle bile konuştuğunu gördüm.!’ Psikolog başını sallayarak, önündeki kağıda notlar almaya devam etti. Eşinin susmasını fırsat bilen Ayla hanım hemen konuşmaya başladı. ‘ Eskiden onun idolü idim. Şimdi ise beni hiç beğenmiyor. Beni sürekli eleştiriyor. Saç rengimin tonunun yanlış olmasından, giydiklerimin bana yakışmamasından bahsedip duruyor. Kendimi sürekli başka biri ile kıyaslanır hissediyorum. Eski romantik filmleri izlemeye başladı. Sadece şiir okuyor ve arada bir de yazıyor. Eskiden gazete bile okumazdı. Okula gittiği zamanlar masasının üzerinde akşamdan yazdığı şiirleri buluyorum.’ Ayla hanım derin bir nefes aldı ve sustu. Doktor ‘Peki bütün bunlardan başka rahatsız olduğunuz neler var?’ diye sordu. Sinan bey hemen cevapladı. ‘Oğlumuzu tanıyamıyoruz. Artık sağlıklı bir baba oğul ilişkisi yaşayamaz olduk. Maçlara götüremiyorum. Televizyonda boks maçı hatta Van Damme filmlerini bile izlemez olduk. Görüntüsü ile ilgili de takıntılara sahip. Sürekli saçlarının modelini değiştirip, tüm harçlığını kıyafetlere harcar oldu.’ Ayla hanım hemen atıldı ‘Evet... evet alışverişe gittiğimizde, bijuterilere girip kalpli ve melek logolu kolyelerden alıp duruyor. Evde olduğu zamanlarda gece geç saatlerde, hava nasıl olursa olsun, balkona çıkıp gökyüzünü izlemeye devam ediyor. Gizli gizli içki içtiğinden de şüpheleniyorum. Hemen hemen her gece sokaklarda. Odasında sürekli mumlar yakıyor ve Frank Sinatra dinliyor. Hep ağlamaklı, bazense son derece neşeli.” Doktor Sinan beye bakarak ‘Oğlunuzun hayatında özel biri olabileceğini düşündünüz mü hiç?’ diye sordu. Sinan bey bir süre bekledikten sonra ‘ Olsaydı bunu bana söylerdi. Bir baba olarak görevlerimi yerine getirererk onu kızlar konusunda sürekli cesaretlendirdim.’ Ayla hanım paniğe kapılmıştı ‘Bu yaşta birine tutulmuş olabileceğini mi söylüyorsunuz?’ Kocasına dönerek kolunu tuttu ‘Sinan kim bu kız acaba, ay hırlı mıdır hırsız mıdır?’ Sinan bey karısını teskin etmeye çalışarak onun elini tuttu. ‘Ne diyorsunuz doktor hanım?’ Doktor gülümsedi ‘ Bence oğlunuz aşık olmuş’ dedi. Anne ve baba şaşkınlıkla önce birbirlerine sonra da doktora baktılar. İçin için bunu nasıl fark etmemiş olduklarından ötürü hayıflanmaya çoktan başlamışlardı bile. Oğullarının değişmesinden ötürü ona o kadar yabancılaşmışlardı ki, bunu fark edememişlerdi. Odadaki sessizlik oldukça uzamıştı. Doktor onlara bunun çok normal olduğunu, Murat’ın kişisel gelişimi ile ilgili çok önemli olan bu evrede onun kesinlikle yalnız bırakılmamasını tavsiye etmeye başlamıştı. Ayla hanım bir el hareketi ile doktoru susturdu.’ Doktor lütfen bana gerçeği söyleyin, bu ne zaman geçer?’ Doktor kısa bir şaşkınlık yaşadıktan sonra gülümseyerek ‘İnanın o konuda bir çok rivayet var.”

AKIL DEFTERIM


Unutulmaması gerekenleri not alır dururuz sürekli.
Aranacaklar, randevular, alışveriş listesi.
Sıra geldi bir AKIL DEFTERİ oluşturmaya.

‘Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi...
Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda, senin "soru"yu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride farkına bile varmadan günün birinde kendi cevabını yaşarken bulacaksın.’
Rainer Maria Rilke

‘Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip tek başına kal, daha iyi.’
Gandi

‘Gerçek bir arkadaş, iki gövdede yaşayan tek bir ruhtur.’
Aristo

‘Neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var, biliyor musunuz? Çok dinleyelim de az konuşalım diye.’
Diyojen

‘Yarın bambaska bir insane olacağım diyorsun, neden bugün başlamıyorsun?’
Epiktetos

‘Alışkanlıkların zinciri, önce hissedimeyecek kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur.!’
Benjamin Disraeli

İnsanlar başka insanların kusurlarını görme hususunda kartallara,
kendi hatalarını görme hususunda köstebeklere benzerler.
François de Sales

Aşk sorumluluk hissetmez
Yol açtığı dertleri düşünmez
Boyundan büyük işlere kalkar
İmkansız için yalvarmaz
Çünkü söz konusu kendisi olduğunda
Herşeyin meşru ve mümkün olduğuna inanır.
Thomas Matley

22 Ocak 2011 Cumartesi

UMUT


1912 yılında gerçekleşmiş olan Titanik faciası benim için hep ilgi odağı olmuştur.
Bununla ilgili kaç kitap okuduğumun, kaç film izlediğimin sayısını ben bile unuttum.
Filmi her izlediğimde sonun farklı olması için hep biçare bir umut taşır yüreğim.
Umut zaten öyledir.
Yüreğinizde bir kere yeşerdi mi, ara sıra sararsa da asla solmaz.
Sizi hiç yalnız bırakmaz.
O umuttur ki dönülmez akşamların ufkunda bizleri limanlara bağlar.
O umuttur ki bekleyişleri körükler, hatta bize gerektiğinde suç ortağı olur.
Sağlıklı bir insanın umutsuz yaşayabileceğinden pek emin değilim. “ Bu kounda umudum yok” darken bile aslında yüreğimizin derinliklerinde taşımaya devam ederiz onu. Bunu bilmemize rağmen dilimiz farklı söyler. Bazen onun ağırlığı altında eziliriz.
Biz onu öldürmeye çalıştıkça o aslında daha da kuvvetlenir.
Zaten bunu yapmayın.
Bırakın serpilsin büyüsün.
Sizi alacalı bulacalı hayallere taşısın.
O hayalleri gerçeğe dönüştürmek için size rehber olsun.
Hayal kırıklıklarına sebep olsa bile,
Unutmayın siz hayallerinizin peşinden koşmasaydınız, siz olmazdınız ki.

Ne demiş şair ;

Ümit
Gözbebeklerinden şahlanan kayışları
Gererek arkaya doğru apansız
bir tanımsızlık hissiyle

Bakışlarından ölümsüzlük dersi alan
tanrıların sofrasında nemli bir tuzluk
gibi tıkalıyken kalbim

Parmağımdan çıkaramadığım bir yüzüksün sen
Küçük İskender

Deli Saraylı dizisinin fragmanında Perran Kutman’ın dediği gibi “ Nefes alıyorsak hala umut var demektir.”

20 Ocak 2011 Perşembe

SUSA KALDIM



Zaten uzun zamandır birbirimizle yeteri kadar ilgilenemiyorduk.

Beni aradı.

Konuşmamız gerek dedi.

Gittim.

Aralık güneşinin sırtımı ısıttığı terasta, kahvelerimizi yudumlamaya başladık.

Klişe soruları geçtik.

“Nasılsın” falan filan.

Yüzü gergin, dudağında çarpık bir tebessüm.

Anlam veremedim.

Merak içinde bekledim.

Aklımdan tek geçen ne söylemeye çalıştığı idi.

Elimi tuttu.

Gözlerime baktı ve fısıldadı.

“Ben evleniyorum.”

Zaman durdu.

Elimi geri çekmek istedim yapamadım.

Ne hissettiğimi anlamak için soru sorn gözlerle yüzüme bakıyordu.

Konuşmaya çalıştım, yapamadım.

Sessizlik gittikçe uzadı.

Sustum.

Susa kaldım.


Sessizliği bozup, planlarından bahsetmeye başladı.

Duyuyor ama anlamıyordum.

Bakıyor ama görmüyordum.

Kulaklarımda bir şarkı çalınmaya başladı.

“Arkadaş”, Melike Demirağ.

Tam on sene.

İyi günde, götü günde.

Ameliyathane kapısının önünde..

Bir cenazenin akan gözyaşı selinde..

Kahkahalarla geçen sevgililer günü..

Yapılan seyahatler..

Çiçek pasajında söylenen nihaventler..

Şiir okuyup, şarap içilen geceler...

Hafızamda yer alan anılar arka arkaya sıraya diziliyordu.

Zayıflıklarımızı, hırçın yanlarımızı, hüzünlerimizi ilişkimiz boyunca nasıl eritip, olgunluğa eriştiğimizi hatırladım.

Birbirimizi hiç kırmadık.

Hiç kırılmadık.

“Bir şey söyle” dedi.

Gözlerine baktım.

“Bana ne olacak?” dedim.

Artık hayatının başrol oyuncularından değilim.

Sadece emektar bir figüran.

Artık dayanacağın omuz onunki.

Müjdelerini vereceğin ilk kişi o.

Ben artık yokum.

Ne mi söyleyeyim?

O hep gidecek sandım.

O kadar bencildim ki onu hep yok saydım.

Seni hep kendimin sandım.

Arabaya bindim.

Eve gelinceye kadar ağladım.

Bencilliğimi kabul edip biraz da utanç içinde.

Sevgimin beni nasıl kör ettiğini kabul edercesine.

Biraz hüzün, biraz neşe, biraz kederle



Eşim kapıyı açtı.

“Kaza mı yaptın? Ne oldu?”

Başımı olumsuzca iki yana salladım ve haykırdım.

“En iyi kız arkadaşım evleniyor” dedim.



Evet sevgili dostum,

Seni kaybedecek olmanın telaşına kapıldım.

Mutluluğunu gölgede bıraktım.

Sadece bayram, seyran, yılbaşında aranan biri olacağım düşüncesinin dehşetine kapıldım.

Sensizlik düşüncesi ile yıkıldım.

Ama atlatırım.



Kısacası arkadaşım ;

Bu yazı bana kapak, sana düğün hediyesi olsun.

17 Ocak 2011 Pazartesi

SANA HEP SADIK KALACAĞIM



Onunla 2002 yılında tanıstık.
Aramızdaki ilişki dokuz senedir devam ediyor.
Hem de ilk günkü samimiyet ve heyecandan hiç bir şey kaybetmedi.
Tekrardan bir araya gelebilmek için günleri saydığımı çok iyi bilirim.
O benim ruhuma, hayallerime rehber olurken ben ona hep sadık olmaya, hayran olmaya devam ettim.
Beni hiç yalnız bırakmadı.
Ankara’da bir parkta, İbiza’da kumsalda, Londra’da bir otel odasında.
Bana fikirlerini empoze etmeye çalışmadan, bimediğim dünyaları ayaklarıma sermesini seviyorum.
Benim için gece gündüz çalışıp, benim memnun etmeye çalışmasını seviyorum.
Aramızdaki ilişki Da Vinci şifresi ile kuvvetlendi.
Leonardo Da Vinci’ye yeniden hayat verdi.
Mona Lisa’nın gülüşünde, Isaac Newton’un bilime olan inancında bize örnek oldu.
Din adına yapılan sahtekarlıkları inceden inceye konu etti.
Hepimizi yeniden düşünmeye zorladı.
İhanet noktası bende hayal kırıklığı yaratsa da ona sırtımı dönmedim.
Kayıp sembol çıktığı zaman sayfaları arasında kayboldum.
Maceraya olan açlığıma, tarihe olan aşkıma, sanata olan hayranlığıma hep ilaç oldu.
Şu anda dünyanın en çok satan yazarlarından biri.
Milyonlarca insan kitabı satışa çıkmadan, kitabını alabilmek için günlerce önceden kuyruğa giriyor.
Kitaplarını çok çok uzun süren bir araştırma döneminden sonra kaleme alıyor.
Kimileri onu kıskanıp, şarlatanlıkla suçladı.
Kimileri onu dinden kovmakla tehdit etti.
O ise bütün bunlara sadece tek bir cevap verdi.
‘ Ben sadece roman yazıyorum.’
Dan Brown ile ilişkimizin çok uzun yıllar devam edeceğine eminim.
Eğer siz henüz tanışmadıysanız, hemen tanışmanızı öneririm.

Kitapları

Dijital Kale
Melekler ve Şeytanlar
Da Vinci Şifresi
İhanet Noktası
Kayıp Sembol

HANIMIN ÇİFTLİĞİ


Son beş yıldır, ekranlarda bir dizi trafiği hırla sürüp gidiyor. Bir çok kişiye iş olanağı sağlamasının yanı sıra, Hollywood ve Bollywood arası bir yerlerde bir sektör oluşmaya başladı. En çok tartışılan konu ise, kitapların dizi olarak ekrana uyarlanması.
Milyonlarca seyirciyi ekran başına toplayan Aşk-ı Memnu, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü bunlardan sadece birkaçı. Kitapları okuduktan sonra diziyi seyredenler arasında “Kitapla hiç alakası yok, hiç beğenmedim.” diyenler de var, ya da dizinin müptelası olana kadar kitabın kapağını açmamış olup, diziyi çok beğendikleri için koşa koşa gidip kitabı satın alanlar da var. Ben çok sadık bir dizi izleyicisi olmasam da, takip ettiklerimin arasında özellikle oyunculuk ve yönetmen açısından ayakta alkışladığım tek dizi rahmetli Orhan Kemal’in kitabından ekranlara taşınmış olan, “ Hanımın Çiftliği” oldu. Ya da anlamsız rating savaşlarından yenik çıkmış olan “Deli Saraylı”
Kitaba ne kadar sadık kalınması gerektiğinin cevabının çok kesin hatlara sahşp olduğunu sanmıyorum. Nasıl, bizler kitabı okurken aldığımız mesaj veya haz, kendi karakterimizle doğru orantılı ise, yönetmenin gözünden izlediğimiz dizilerin de aynı oranda renklilik, çeşitlilik ya da farklılık yaratmasının normal olduğunu düşünüyorum. Diziyi izlerken, senaryo aşamasından yazardan destek alınamadığını düşünürsek aslında ( çünkü ekranlarda izlediğimiz bir çok dizinin yazarı bugün aramızda değil.) senaristlerin ve yönetmenlerin bıçak sırtında yürüdüklerini ve bir anlamda kariyerlerini ortaya koyarak, bu işe kalkıştıklarını unutmamak gerek. Yazarın gözünden görebilmek, onun vermek istediği mesajı ortaya koymak istediklerini ekrana, onun kaleminden ekranlara yansıtabilmek kolay bir iş olmasa gerek.
Türkiye’de kitap okur sayısının binde bir olduğu günümüzde, bu dizilerin kitap satışlarında artışa sebep oldukları, okuma alışkanlığını körüklüyor olmasından ötürü mutluluk verici. Örneğin Kurtlar Vadisi dizisinde Ömer Lütfi Mete’nin “Allah’sız müslümanlık” kitabının gözüktüğü hafta, kitap onbin adet satmış.
Sadece bu sebepten ötürü, dizilerin ekrana uyarlanmasında fayda olduğuna inanıyorum. En azından hak ettikleri değerleri asla yeterince görememiş olan bu eserlerin, tozlu raflar arasından gün ışığına çıkmalarına sebep oluyor.

14 Ocak 2011 Cuma

Geri al - UNDO


Keşke bazı anları, bilgisayarımdaki undo (geri al) tuşunu kullanır gibi ortadan kaldırabilsem. Ya da bir gömleğin kırışıklığını giderdiğim gibi, ütümü elime alıp gün içinde alnımın kırışmasına sebep olacak her şeyi ütüleyip ortadan kaldırabilsem. Siyah beyaz puantiyeli bir şemsiye açıp, çevremden gelebilecek her türlü negatif düşünceden korunabilsem. Pembe pancurlu ev hayalleri kuranlara, farklı renklerdeki boya kartelalarından göndersem. Kocaman bir silgi olsam, hataların tamamını bir kerede silebilsem. Ya da kocaman bir elma olsam, tüm prensesleri zehirlesem. Yedi cücelerin tamamını kovabilsem. Uyandırmak için gelen prense "Gölge etme yeter" diyebilsem. Tüm kurbağaları prensese, tüm prensesleri kurbağaya çevirsem. Bu ahkam kesen tavrımı bir kenara atıp bir an önce yatağa gitsem.

ARKADAŞ

"GİDELİM" DEDİĞİNİZDE,"NEREYE?" DİYE SORMADAN GELEN KİŞİDİR.

4 Ocak 2011 Salı

MERHABA 2011


Yoğun bir hafta geçirdik.
Tatlı telaşlar yaşandı.
Yemekler hazırlandı, çatlayana kadar yenildi.
Dostlarla geç saatlere kadar yapılan sohbetlerin tadına doyum olmadı.
Pırıl pırıl parlayan hediye paketleri açıldı.
Sevindik, sevindirdik.
Bir değişiklik yaptık ve yılbaşı gecesi için bu sene programımıza tombala yerine tabu isimli oyunu aldık.
Kahkahalar her yeri çınlattı.
Tabu bir kelime oyunu.
Seçtiğiniz kartdaki kelimeyi, yasak kelimeleri kullanmadan takım arkadaşınıza anlatmanız gerekiyor. Tabii belli bir süre içerisinde.
Başrolde; kızım, ben, kızkardeşim ve eniştemin olduğu bir oyunda, eşimi hakem yaptık.
Takım arkadaşım onüç yaşındaki kızım oldu.
Tabii bir çok kelimeye babasının geçtiği torpil ile pas dedi.
Ama pas derken de kelime hazinesine bir çok yeni kelime kattı. Bilmediği bir çok kelime öğrendi.
Oyun sırasında, farkında olmadan annesine ince ince geçirdiği laflar görmezden gelindi. Ve bir çok kahkahaya sebep oldu.
Ben başlarda sadece tebessüm etmekle yetindim.
Çok olumsuz etkilendim sanırım.
Şaka bir yana zorlansam da zoraki tebessümlerim saniyeler sonra kahkahalara bıraktı yerlerini.
İşte o takım arkadaşım sevgili kızım ile aramda geçen o komik anlardan biri.
Kelime : KORSE
( Yasak kelimeler : Kilo, göbek, sıkmak, şişman, kadın)
Anlatan : Kızım
Kelimenin ne olduğunu bilmesi gereken kişi : Ben
- Şimdi canım benim sen bunu alıyorsun alıyorsun hiç umurunda değil.
- Pahalı mı? Ucuz mu? Yenecek bir şey mi?
- Hayır hayır bu bedava alıyorsun ve üzerinde taşıyorsun.
- Parasız alınan bir şey, ne olabilir ki?
- Hatta sen bunu aldığında maşallah her yerinde taşıyorsun. Alt taraflarda, üst taraflarda maşallah her yerde.
- (Kaşlarımı çatıp bakıyorum) Kilo mu?
- Hah o işte . Şimdi onu tut aklında. ( Bu arada herkes gülmekten yerlerde, annem de başı ile sinirli bir şekilde onaylıyor “Aldı aldı.”
- Tamam tuttum aklımda. Parçalıycam çocuk seni.
- ( Sadece tebessüm ettikten sonra bebişim devam ediyor) Kilo alınca sana ne denir?
- ( Derin bir nefes alıyorum) Şişman !!!
- Hah bravo aynen ! (Kulaklarımdan dumanlar çıkmaya başlıyor. Kızım devam ediyor ) Onu saklamak için ne giyiyorsun? Hoş sende yok bu eşyadan.
( Bunları söylerken çevresindekilere bakıyor. )
- Korse mi ?
- Eveeetttttttt ( sevincle zıplıyor ayaga) Ne guzel anlattım değil mi?

TELASLI KADIN

Hepimiz zaman zaman hayatımızda değişiklik yapmayı severiz. Çoğu zaman bu kişisel zevklerimize göre gelişir. Kimimiz alışverişe çıkar, kimimiz tatile gider, kimimiz evde eşyaların yerini değiştirir. Bazılarımız vardır ki kendilerinde yaratmak istedikleri değişimin farkına vararak kişisel gelişim kitaplarına başvururlar, ki sanırım bu gerçekten faydalı. İşte “Telalı Kadın Sendromu” tam böyle bir zamanda yardımınıza koşacak türden bir kitap. Hayatlarımıza canlılık, neşe ve huzur getirmesi için yazılmış. Faydasını görür müsünüz yoksa sadece okumakla mı kalırsınız bilemem ama ne demişler “ Akıl akıldan üstündür.”

Yazar Brent Bost, tıp alanında yirmi yıldan fazla deneyimi olan bir kadın hastalıkları uzmanı. Baylor Tıp Fakültesi mezunu olan Bost, ihtisasını Dallas Tıp Fakültesi hastanesinde yapmış. Düzenli olarak ABD’ deki en iyi doktorlar listesinde yer almakta. Gelin onun sesine kulak verelim.

Kitabın birinci bölümü sendromu anlamanıza yardımcı olmak için yazılmış ve en önemlisi bundan muzdarip olup olmadığınızı anlamanıza yardımcı olmaya çalışıyor.

“Telaşlı kadınlar meşgul ve üretken kadınlardır. Ne gerekiyorsa ona sahiptirler ve işleri hallederler. Ancak onlara daha önce kolay görünen şeyler, idare etmesi güç hale gelir. Hayatın getirdiği neşe duygusu gizemli bir şekilde uçar gider.” Kitabın birinci bölümü yani tanı merkezi diyebileceğimiz bölümde 9 altın soru var. Cevaplarını verdiğiniz zaman zaten bu sendromdan muzdarip olup olmadığınızı bu sorulara vereceğiniz cevaplar belirleyecek.

1) Kendinizi çoğu zaman stresli mi hissediyorsunuz?

2) Her zaman koşuşturmak zorunda olduğunuz yerler mi var?

3) Kendiniz için asla vaktiniz yokmuş gibi mi hissediyorsunuz?

4) Sizi daha önce kızdırmayan şeylerin artık sizi kızdırdığına daha çok tanık mı oluyorsunuz?

5) Özellikle uyumadan önce bir düşünce kasırgasına tutuluyor musunuz?

6) Egzersiz yapabilecek enerjiniz ve zamanınız var mı?

7) Diyet yapıyor ama bir türlü faydasını göremiyor musunuz?

8) Hayatınızda size hoşnutluk veren şeylerden artık haz almıyor musunuz?

9) Partnerinizin cinsel ilgisi sizi heyecanlandıracağı yerde aksi tepkiye mi sebep oluyor?

Bu soruların bir çoğuna eğer “Evet” cevabı verdiyseniz bir sendroma sahipsiniz. “Telaşlı kadın sendromu” Kitap bu soruların nedenlerini son derece sade bir dille anlatırken, çözümleri de son derece kolay bir şekilde önünüze sunuyor. Daha iyi bir yaşam dengesi için uygulamanız gereken 7 adımlık plan ise, bir çoğumuzun hayat kavgası sırasına sıklıkla karşılaştığımız sorunlar ile başa çıkabilmede yardımcı bir rehber. Gerek fiziksel olarak gerekse ruhsal olarak arınmanın anahtarlarını son derece açıklayıcı bir şekilde dile getirilmiş olan “Telaşlı Kadın Sendromu” adlı kitabın kısa sürede bir danışman olarak, başucu kitaplarınız arasında yer alacağından eminim.

30 Aralık 2010 Perşembe

Nietzsche Ağladığında

content="Word.Document">

Yazar : Irvin Yalom - Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri profesörü.

Dönemin ünlü şahısları bir arada

Nietzsche - Henüz iki kitabı yayımlanmış,kimsenin tanımadığı bir filozof.Yalnızlığı seçmiş.Acılarıyla barışmış.İhanete uğramış.Tek sahip olduğu şey,valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Evli değil.Tanrıyı öldürmüş.'Ümit kötülüklerin en kötüsüdür,çünkü işkenceyi uzatır' diyerek bir ümitsizlik çukurunda olduğunu belirtiyor.

Breuer - Efsanevi bir teşhis dehası.Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor.Psikanalizin ilk kurucularından.Kırkında,bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış.Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın.

Freud - Breuer'in arkadaşı.Henüz genç.Geleceği parlak. Henüz Sigmund Freud değil.Yolun başında. Üne kavuşmamış..

Salome -Erkeklerin başını döndüren kadın.Çekici.Özgür.Evliliğe inanmıyor.Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor.Sanatçı ve düşünürleri tercih ediyor.

Kitabın kapağında konu “Ümitsizlik” olarak tanımlansa da, bence tam tersine. Nietzsche Ağladığında’ yı okuduğunuzda, hayatınızı, değerlerinizi, inançlarınızı yeniden büyüteç altına alacaksınız. Çok etkileyici ve sarsıcı bir kitap.

Kitaptan inciler

- Fiziksel açıdan sağlıklı olmanın, toplumsal ve psikolojik açıdan sağlıklı olmaya bağlı olduğunu düşünüyorum.

- İnsanlar vedalaşırken, genellikle olayın sürekliliğini inkar eden sözler dile getirmeyi severler: Birbirlerinden ayrılırken 'Auf Wiedersehen' yani tekrar görüşene kadar, derler. Yeni bir araya gelme planları yapmakta çok aceleci davranırlar, ama bunu unutmakta daha da acelecidirler.

- İnsan dostunu, düşmanından daha zor affediyor.

- Ne kadın ne de erkeğin artık zayıflıklarıyla birbirlerine zulmetmeyecekleri günlerin geleceğini umuyorum

Meraklısına Not

Kitabı eğer okuduysanız filmi de mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Orjinal ismi ile “When Nietzsche swept” 2007 yapımı. Oyuncular : Armand Assante, Jamie Elman, Ben Cross, Katheryn Winnick, Andreas Beckett.

Kitabı okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim. Okuyun ve izleyin. Ölmeden kendinize bir iyilik yapmış olun.